‘Başka bir dünya mümkün’ demenin adı: 1 Mayıs!

  • 09:02 27 Nisan 2026
  • Kadının Kaleminden
"1 Mayıs, yalnızca geçmişte kazanılmış hakların anıldığı bir gün değil, henüz kazanılmamış olanların hatırlatıldığı bir gündür de. Atılan adımlar geçmişle geleceği birleştirir. Ve 1 Mayıs dünyanın farklı yerlerinde farklı dillerde konuşan kadınların sesleriyle ‘başka bir dünya mümkün’ olur."
 
Semiha Alankuş
 
1 Mayıs, takvimde yalnızca bir gün değildir; o, zamanın içinden geçerek birikmiş öfkenin, umudun ve insan onurunun kolektif hafızasıdır. Her yıl yeniden gelen bir tarih gibi görünse de, aslında her 1 Mayıs, geçmişle bugün arasında kurulan görünmez bir köprüdür. Bu köprüden geçenler yalnızca işçiler değil; aynı zamanda adalet arayan, eşitlik isteyen ve insan olmanın anlamını yeniden tanımlamaya çalışanların tümüdür. Bu yüzden 1 Mayıs’ın tarihini anlatmak, biraz da insanın kendini anlatmasıdır.
 
Bu kolektif hafızanın içinde, dünyanın dört bir yanında farklı coğrafyalarda benzer mücadeleler veren kadınların izleri vardır. Latin Amerika’dan Asya’ya, Afrika’dan Avrupa’ya kadar kadınlar, yalnızca emeğin değil, yaşamın her alanında eşitlik talep ederek bu hafızaya kendi deneyimlerini ve direniş biçimlerini eklemişlerdir.
 
1 Mayıs’ın doğuşu: Haymarket Olayı
 
Sanayi Devrimi’yle birlikte insan emeği, makinenin ritmine bağlandı. Zaman artık güneşin doğuşu ve batışıyla değil, fabrikanın sireniyle ölçülüyordu. İnsan bedeni, üretimin bir uzantısına indirgenmiş; yaşam, çalışmanın gölgesinde silikleşmişti. İşte bu koşullar altında yükselen ilk büyük itiraz, dünyanın vicdanını sarsan bir çığlık oldu. Bu çığlığın en somut karşılığı, Haymarket Olayı ile tarihe kazındı. Chicago’da işçilerin “günde sekiz saat çalışma” talebiyle başlattığı grevler, yalnızca ekonomik bir talep değil, aynı zamanda insanın kendi zamanını geri alma mücadelesiydi. Çünkü zaman, en temel varoluş alanıdır: İnsan, yaşadığı kadar vardır ve yaşamak için zamana ihtiyaç duyar. Haymarket’te patlayan bomba ve ardından gelen idamlar, aslında bir fikrin bastırılmaya çalışılmasıydı.
 
Süreklilik taşıyan direnişin parçaları
 
Bu süreçte, dünyanın farklı yerlerinde kadın işçiler de benzer koşullar altında aynı çığlığı kendi dillerinde yükseltiyordu. İngiltere’de tekstil fabrikalarında çalışan kadınlar, Hindistan’da çay plantasyonlarında emek verenler ya da Latin Amerika’daki ev içi işçiler hepsi, görünmeyen ama süreklilik taşıyan bir direnişin parçalarıydı.
 
Enternasyonal ile evrensel dil…
 
1889’da İkinci Enternasyonal tarafından 1 Mayıs’ın uluslararası bir gün olarak ilan edilmesi, bu çığlığın sınırları aşarak evrensel bir dile dönüşmesidir. Artık bu mücadele, yalnızca Chicago’nun değil; dünyanın dört bir yanındaki emekçilerin ortak hikâyesidir.
 
8 Mart ile 1 Mayıs’ın buluşması
 
Ancak bu hikâyenin bir katmanı daha vardır ki, uzun süre tarihin satır aralarında kalmıştır: kadınların hikâyesi. Kadınlar, sanayi toplumunun en görünmez ama en vazgeçilmez emekçileriydi. Fabrikalarda düşük ücretle çalışırken, evde ücretsiz emeğin yükünü taşımaya devam ettiler. Bu durum, onları yalnızca işçi değil, aynı zamanda bir tür “iki kat emekçi” hâline getirdi. Bu “çifte görünmezlik” yalnızca belirli ülkelerle sınırlı değildi. Küresel ölçekte kadınlar, hem üretim hem yeniden üretim süreçlerinin taşıyıcısı olurken, emeklerinin değeri çoğu zaman kültürel, ekonomik ve politik yapılar tarafından bastırıldı. Kadınların mücadelesi çoğu zaman bir fısıltı gibi başladı. Ama bu fısıltı, zamanla bir nehre dönüştü. 1857’de New York’ta tekstil işçisi kadınların grevi, bu nehrin ilk güçlü akıntılarından biridir. Bu eylem, sadece daha iyi çalışma koşulları talebi değil; aynı zamanda “görünür olma” talebiydi. Çünkü görünmeyen emek, çoğu zaman yok sayılır. Bu görünürlük talebi, zamanla ulus sınırlarını aşarak ortak bir dile dönüştü. Kadınlar, farklı kültürlerde farklı biçimlerde bastırılmış olsalar da, taleplerinin özünde benzer bir arayış vardı: insanca yaşamak ve emeğin tanınması. Kadınların sesi, 20. yüzyılın başında daha örgütlü bir biçim kazandı. 1910 Kopenhag Sosyalist Kadınlar Konferansı, bu açıdan bir dönüm noktasıdır. Clara Zetkin’in önerisiyle ortaya çıkan Kadınlar Günü fikri, kadın emeğinin ve mücadelesinin tanınmasını sağladı. Bu, yalnızca bir günün ilanı değil; kadınların tarih sahnesinde kendi adlarıyla yer almaya başlamasıydı. Bu kadınların emek mücadelesinin bir sonucu olduğu gibi, 8 Mart ile 1 Mayıs’ı birleştiren, buluşturan bir çizgiye dönüşmüştür.
 
Salt bir siyasal katılım değil
 
Kadınların 1 Mayıs’taki varlığı, yalnızca sayısal bir katılım değil; aynı zamanda mücadeleye farklı bir bilinç katmadır. Kadınlar, hem sınıfsal sömürüye hem de erkek egemen sistemin tüm baskılarına karşı aynı anda mücadele etmek zorunda. Bu durum, onların deneyimini daha karmaşık ama aynı zamanda daha derin kılar. Bugün bu “çifte bilinç”, küresel ölçekte yeni biçimler almaktadır. Göçmen kadın işçilerin deneyimleri, savaş ve kriz bölgelerinde yaşamını sürdürmeye çalışan kadınların direnci ya da kayıt dışı ekonomide çalışan milyonlarca kadının görünmeyen emeği, bu mücadelenin hâlâ devam ettiğini gösterir. Dolayısıyla günümüzde kadınların emek mücadelesi ve 1 Mayıs’ta alanlara çıkmaları, mücadeleyi yalnızca “daha iyi çalışma koşulları” talebinden çıkarıp, daha geniş bir adalet arayışına dönüştürmüştür. Bu mücadeleyle emek tanımı genişlemiş, yaşamın kendisini politik bir mesele hâline dönüştürmüştür.
 
Günümüzde 1 Mayıs
 
Bugün 1 Mayıs, geçmişin anıldığı bir gün ya da etkinlik olmanın ötesinde günden güne büyüyen bir mücadeledir. Küreselleşme, dijitalleşme ve güvencesiz çalışma biçimleri, emeğin doğasını yeniden şekillendirirken; kadınlar bu yeni dünyada da mücadele etmeye devam ediyor. Özellikle platform ekonomisi ve esnek çalışma modelleri, dünya genelinde kadın emeğini yeniden biçimlendiriyor. Evden çalışma, bakım emeğiyle iç içe geçerken, bu durum bir yandan esneklik sağlıyor fakat diğer yandan sömürünün daha görünmez hâle gelmesine neden oluyor. Kadınlar evlerine kapatılıyor, kamusal alandan, yaşamdan koparılıyor, esasında.
 
Yani bir kez daha altını çizmek gerekirse 1 Mayıs, yalnızca geçmişte kazanılmış hakların anıldığı bir gün değil, henüz kazanılmamış olanların hatırlatıldığı bir gündür de. Atılan adımlar geçmişle geleceği birleştirir. Ve 1 Mayıs dünyanın farklı yerlerinde farklı dillerde konuşan kadınların sesleriyle “Daha adil bir yaşam mümkün” olur. Belki de günümüz için şunu demek mümkün: 1 Mayıs günümüzde herkesin kendisine sorduğu “Nasıl yaşamalıyım?”a verilen cevaptır. Ve verilen her cevapta biraz daha eşit, biraz daha özgür bir dünya ve topluma yaklaşma vardır.