Önlenebilir katliamlar, işletilmeyen hukuk

  • 09:04 24 Şubat 2026
  • Hukuk
Rojda Aydın 
 
AMED - Avukat Nazlı Matur ise kâğıt üzerinde kalan koruma yasaları, uygulanmayan uzaklaştırma kararları ve cezasızlık pratiği, kadınların yaşam hakkının sistematik biçimde korunamadığını ortaya koyduğunu belirtti. 
 
Kadına yönelik şiddet ve kadın katliamlarında artan tablo, yalnızca bireysel faillerin eylemleriyle değil; iktidarın politik tercihleri ve yargı mekanizmasının işleyişindeki eksikliklerle birlikte tartışılıyor. Koruma yasalarının kâğıt üzerinde kalması, uzaklaştırma kararlarının etkin biçimde uygulanmaması ve ihlaller karşısında caydırıcı yaptırımların devreye sokulmaması, devletin yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü yerine getirmiyor. Hukukun önleyici işlevinin zayıfladığı bu süreçte, kadın katliamlarının öngörülebilir olmasına rağmen engellenememesi, iktidar ve yargının sorumluluğunu yeniden gözler önüne seriyor. Amed Barosu Kadın Hakları Merkezi’nden avukat Nazlı Matur değerlendirmelerde bulundu. 
 
‘Şikâyetler ciddiye alınmıyor’
 
Son yıllarda kadın katliamlarında artış yaşandığına dikkat çeken Nazlı Matur, bu artışın yaygın olarak bilinenin aksine bireysel bir öfkenin değil, sistematik bir öfkenin sonucu olduğunu söyledi. Bu katliamların “bir anlık öfke, kıskançlık ya da namus” adı altına sıkıştırılmaya çalışıldığını ifade eden Nazlı Matur, şunları dile getirdi: “Gerçeğin bu olmadığının elbette farkındayız. Bu cinayetleri tek bir nedene indirgemek, olgunun çok boyutlu niteliğini göz ardı etmek anlamına gelir. Bu yaklaşım ise sorunun yapısal kökenine inmeyi ve etkili çözüm mekanizmaları geliştirmeyi ciddi biçimde engellemektedir. Mevcut cinayet artışlarının en büyük nedenlerinden biri, şüphesiz ki etkin uygulanmayan yasalar ve cezasızlık politikalarıdır. Her ne kadar kâğıt üzerinde yasaların var olduğunu bilsek de bu yasaların uygulanmasında ciddi problemler yaşamaktayız. Çoğu zaman şikâyetler ciddiye alınmıyor, mağdur faille uzlaştırılmaya çalışılıyor, koruma tedbirleri gecikiyor, uzaklaştırma kararları ihlal ediliyor. Aslında bu cinayetlerin çoğu sürpriz değil; öncesi olan, genellikle şiddet, tehdit, ısrarlı takip ve defalarca yapılan şikâyetlerin bulunduğu olayların neticesidir. Bu durum, bu cinayetlerin önlenebilir cinayetler olduğunu göstermektedir.”
 
‘Yaşam hakkı güvence altına alınmıyor’
 
Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun verilerine göre 2025 yılı içerisinde 391 kadının, 2026 yılının ilk ayında ise 26 kadının erkek failler tarafından katledildiğinin altını çizen Nazlı Matur, şöyle konuştu: “Bu tablo artık münferit olaylarla açıklanamayacak kadar sistematik, tekrar eden ve öngörülebilir bir şiddet döngüsüne işaret ediyor. Bu döngünün büyümesinde en ağır sorumluluk, kâğıt üzerinde var olup fiiliyatta işletilmeyen hukuk mekanizmalarına aittir. Çünkü öldürülen kadınların önemli bir kısmı, ölümden önce defalarca şikâyette bulunmuş, korunma talep etmiş, uzaklaştırma kararları aldırmış ya da verilen tedbir kararlarının ihlal edildiğini bildirmiştir. Buna rağmen çoğu dosyada ciddiye alınmama, tedbir kararlarının verilmesinde gecikme ya da ihlallere yaptırım uygulanmaması nedeniyle kadınlar fiilen kaderine terk edilmiştir. Bu noktada mesele yalnızca failin eylemi değildir; devletin pozitif yükümlülüğünü yerine getirmemesi, yani yaşam hakkını koruma görevini etkin şekilde yerine getirememesi meselesidir. Zira 6284 sayılı Kanun’un varlığı tek başına bir güvence değildir. Tedbir kararlarının uygulanmadığı, ihlal edildiğinde yaptırımsız bırakıldığı, kolluk ve yargı makamlarının risk değerlendirmesi yapmadığı ya da ‘aile içi mesele’ diyerek şiddeti görünmez kıldığı her durumda hukuk işlevsizleşmekte, kadınların yaşam hakkı ise kâğıt üzerinde kalan bir hakka dönüşmektedir. Dolayısıyla bugün karşımızda duran bu sayılar yalnızca kadın cinayetlerini değil; aynı zamanda koruma sisteminin çöküşünü, önleyici mekanizmaların etkisizliğini ve nihayetinde hukukun en temel hak olan yaşam hakkını dahi güvence altına alamadığını açıkça göstermektedir.”
 
‘‘Münferit suçlar’ olarak görülmesi hukuken eksik’
 
“Ceza hukuku bakımından her kadın katliamı ayrı bir dosyadır ve failin cezai sorumluluğu kişiseldir; mahkeme somut olayı yargılar” diyen Nazlı Matur, kadın katliamlarının yalnızca “münferit suçlar” olarak görülmesinin hukuken eksik bir değerlendirme olduğunu kaydetti. Nazlı Matur, “Bu vakaların önemli bir kısmı, aynı risk dinamikleriyle tekrarlanan, öngörülebilir ve çoğu zaman önlenebilir nitelikte olaylardır. Hukuken sistematik sorun niteliği tam da burada ortaya çıkar. Şiddetin çoğu kez daha önce bildirilmiş olması, koruma kararlarının bulunması, failin ihlallerinin takip edilmemesi ve kurumların risk karşısında etkili müdahale geliştirememesi, meselenin yalnızca failin suçu değil; aynı zamanda devletin yaşam hakkını koruma yönündeki pozitif yükümlülüğünü uygulayıp uygulamadığıyla ilgili olduğunu göstermektedir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları da bu tür dosyalarda devletin sorumluluğunu, sonradan cezalandırma değil; önceden önleme ve etkili koruma yükümlülüğü üzerinden kurmaktadır. Bu nedenle kadın katliamları, ceza yargılaması açısından münferit suç olarak yürütülse dahi, insan hakları hukuku ve devletin koruma yükümlülüğü açısından yapısal ve sistematik bir sorun olarak ele alınmalı ve buna uygun önleyici hukuk politikaları ile uygulama standartları geliştirilmelidir” dedi. 
 
‘Kadınların yaşam hakkı korunmuyor’
 
Mevcut ceza mevzuatında kadınların yaşam hakkına da değinen Nazlı Matur, Türk Ceza Kanunu’nda kasten öldürme ve nitelikli hallere ilişkin ceza normlarının mevcut olduğunu belirtti. Kadınların yaşam hakkını korumak için teorik olarak bir ceza altyapısı bulunduğunu ifade eden Nazlı Matur, “Ancak yargı mekanizması çoğu zaman kadın cinayetlerinde cinayet gerçekleştikten sonra harekete geçmektedir. Oysa yaşam hakkını korumak, esasen cinayet gerçekleşmeden önce devreye girmesi gereken bir mekanizmadır. Eksik kalan nokta tam da burada başlamaktadır. Kadın cinayeti dosyalarında sorun, verilen ceza miktarından çok; riskin bilindiği durumlarda koruma tedbirlerinin etkin uygulanmaması, uzaklaştırma kararlarının ihlal edilmesine rağmen yeterince hızlı yaptırım uygulanmaması ve yargı hattında önleyici refleksin zayıf olmasıdır. Bir diğer önemli eksik ise şiddetin çoğu zaman ‘aile içi tartışma’ olarak görülmesi ve failin davranışlarının süreklilik arz eden bir şiddet döngüsü yerine münferit olaylar şeklinde ele alınmasıdır. Bu yaklaşım hem delil değerlendirmesinde hem de koruma tedbirlerinde ciddi zaaflar yaratmaktadır. Ayrıca bazı dosyalarda ‘haksız tahrik’ gibi indirim mekanizmalarının yanlış yorumlanması, faile cesaret veren bir cezasızlık algısına yol açmaktadır. Sonuç olarak Türkiye’deki problem yalnızca ceza mevzuatı değildir; ceza hukukunun ‘son aşama’ olduğu gerçeğinin göz ardı edilmesidir. Yaşam hakkını korumak için asıl ihtiyaç, koruma tedbirlerinin etkin uygulanması, ihlal halinde hızlı müdahale, risk analizi ve kurumların sorumluluğunu netleştiren güçlü bir uygulama sistemidir” sözlerini kullandı. 
 
‘Yetersiz kalan hukuk sistemidir’
 
Birçok kadının uzaklaştırma ya da koruma kararlarına rağmen katledildiğine dikkat çeken Nazlı Matur, şöyle devam etti: “Burada birincil ceza sorumluluğu faildedir. Ancak hakkında uzaklaştırma ya da koruma kararı bulunan bir kişinin buna rağmen kadını öldürebilmesi, artık yalnızca ‘bireysel suç’ başlığıyla açıklanamaz. Çünkü koruma kararı, devletin riskten haberdar olduğunun belgesidir. Buna rağmen cinayet işleniyorsa, burada açıkça koruma mekanizmasının işlemediği ve devletin yaşam hakkını koruma yükümlülüğünü yerine getirmediği bir tablo vardır. Üstelik sorun sadece koruma kararının verilmesiyle bitmemektedir. Asıl mesele, bu kararların etkin biçimde uygulanmaması, ihlallerin yaptırımsız bırakılması ve şiddet geçmişi olan faillerin sistematik biçimde ciddiye alınmamasıdır. Koruma kararının ihlali küçük bir disiplin sorunu gibi görülmektedir; oysa her ihlal, bir sonraki saldırının habercisidir. Dahası, failin daha önce tedbir kararlarını ihlal ettiği, tehditte bulunduğu ve takip ettiği dosyalara yansımışken; yargılama aşamasında ‘iyi hâl’ ve ‘haksız tahrik’ gibi indirimlerle cezanın düşürülmesi, devletin koruyamadığı yaşam hakkını bu kez de yargı eliyle değersizleştirmektedir. Bu yaklaşım yalnızca adaleti zedelemekle kalmamakta, aynı zamanda faile cesaret veren ve şiddeti normalleştiren bir cezasızlık pratiği yaratmaktadır. Bu nedenle bu cinayetlerde sorumluluk yalnızca failde değil; koruma kararlarını kâğıt üzerinde bırakıp fiilen işletmeyen, ihlalleri yaptırımsız bırakan ve yaşam hakkını korumakta yetersiz kalan hukuk sistemindedir.”
 
‘AİHM standartlarıyla uyumsuz bir tablo yaratıyor’
 
AİHM’in kadına yönelik şiddet ve kadın katliamları konusunda ortaya koyduğu içtihadın, Türkiye açısından uzun süredir çok net bir çerçeve çizdiğini belirten Nazlı Matur, “Devletin yükümlülüğü yalnızca suç işlendikten sonra cezalandırmak değildir; öngörülebilir risk bulunan durumlarda önleyici ve koruyucu tedbirleri etkili biçimde uygulamaktır. Ancak iç hukuk uygulamasına baktığımızda, bu standartların yeterince içselleştirildiğini ve sistematik biçimde uygulandığını söylemek güçtür. Sorun çoğu zaman norm eksikliği değil; AİHM’in işaret ettiği ‘pozitif yükümlülük’ yaklaşımının pratikte kurumsal bir refleks hâline gelememesidir. Uzaklaştırma kararlarının ihlali karşısında gecikmeli müdahale, risk değerlendirmesinin zayıflığı, tedbirlerin denetlenmemesi ve kurumlar arası koordinasyon eksikliği, AİHM standartlarıyla uyumsuz bir tablo yaratmaktadır. Bu nedenle AİHM kararlarının iç hukukta teorik düzeyde bilindiğini ancak uygulamada yeterli karşılık bulmadığını söyleyebiliriz” sözlerini kullandı.