Özgürlük inancını hiç yitirmeyen bir kadının tanıklığı
- 09:05 11 Mart 2026
- Güncel
HABER MERKEZİ – Üç çocuğunu özgürlük mücadelesinde yitiren Eyno, sürgün, işkence, cezaevi ve direnişle örülü yaşamını anlatarak, bütün acılara rağmen özgürlük inancını hiç yitirmediğini söylüyor.
Kürdistan’da karanlığı aydınlığa çeviren mücadelede öncülük eden binlerce kadın var. Onlardan biri de Curnê Reş (Hilvan) doğumlu Ayn Zeliha Ağaç, halk arasında bilinen adıyla Eyno'dur. Üç çocuğunu özgürlük mücadelesinde yitiren, iki çocuğu uzun yıllar cezaevinde kalan, bir çocuğu ile iki torunu hâlâ özgürlük mücadelesinde olan Eyno; işkenceyi, sürgünü ve kapı kapı dolaşan acıyı yaşayan kadınlardan biri. Ama bütün bu yaşananlara rağmen öfkeyle değil inançla konuşuyor.
Tarihe yön veren bir dönemin canlı tanığı olan Eyno'nun yaşadıkları, başlı başına bir hafıza kaydı niteliği taşıyor. Elinizdeki bu söyleşi de bir siyasi değerlendirmeden çok, bir kadının tanıklığını, hafızasını ve direnişini kendi sözleriyle aktarma çabasıdır. Talebelerin ilk kez kapı kapı dolaştığı günlerden, "Apocular" denilen o küçük çekirdeğin halkla buluşmasına; Kürdistan adının korkuyla değil umutla söylenmeye başlandığı döneme uzanan bu söyleşi, aynı zamanda bir hafıza yürüyüşüdür.
*Sizi mücadelenizden, tanıklıklarınızdan tanıyoruz. Ancak siz de kendinizi anlatmak isterseniz, neler söyleyebilirsiniz? Eyno anne kimdir?
Kimlikteki adım Ayn Zeliha Ağaç’tır. 1953 yılında Urfa’nın Hilvan ilçesinde dünyaya geldim. Ama hikâyemizin kökleri daha kuzeyde, Erzurum’un Hınıs ilçesine bağlı Kolhisar köyüne uzanır. Babam Sadık, çevrede “Sadıkê Mıhacır” diye bilinen biriydi. Ailemiz o topraklardan kendi isteğiyle ayrılmadı; kader bizi oradan kopardı.
Şeyh Said İsyanı’nın bastırılmasından sonra Kürt halkının yaşadığı büyük baskı, sürgün ve kıyım dalgası bizim aileyi de vurdu. İsyana katılanların ve onların yakınlarının peşine düşülmüş, birçok aile ya idamla ya da sürgünle karşı karşıya bırakılmıştı. Bizim ailemiz de o büyük fırtınanın içinde kaldı. Yakalanmamak ve aileyi korumak için babam Sadık, doğup büyüdüğü toprakları geride bırakmak zorunda kaldı. Böylece ailemiz Erzurum’un Hınıs taraflarından kopup güneye, önce Amed taraflarına, ardından Urfa’nın Hilvan bölgesine sığındı.
Babam Sadık güçlü bir kişiliğe sahipti. Hafızasını ve geçmişini taşıyan bir insandı. Elinden düşürmediği erbanesiyle klamlar söyler, söylediği her stran bir isyanın, bir direnişin, bir halkın onurunun sesi olurdu. Kürtlerin başına gelenler unutulmasın diye geçmişi sözle yaşatırdı. Bir köy kavgası süsü verilmiş bir komployla öldürüldü. Babamı kaybettiğimde hayatın ağırlığını çok erken yaşta omuzlarıma almak zorunda kaldım. Annem babamdan önce hayatını kaybetmişti. Böylece çocukluğum annesiz, babasız geçti. O yıllar benim için çocukluk değil, erken olgunlaşmanın yılları oldu. Yaşanan acılar insanı büyütür derler ya; ben de çok küçük yaşta büyümek zorunda kaldım.
Gençliğe adım attığım yıllarda hayatım İsmail ile kesişti. İsmail, Dodukan aşiretinin saygın ailelerinden biri olan Komıkan ailesinin oğluydu. Onunla evlendim. Aramızda bir akrabalık bağı yoktu; bizi bir araya getiren şey aynı toprağın insanları oluşumuz ve birbirimizi anlayabilmemizdi. İsmail, benim yaşadığım acıları bilen, geçmişime saygı duyan bir insandı. Belki de bu yüzden evliliğimizde sevgi ve anlayış hep güçlü oldu. Evliliğimizden on evlat dünyaya geldi, sekiz oğul ve iki kız. Onlar benim hayatımın anlamı, umudu ve dayanağı oldular. Çocuklarım büyürken ben de onların içinde yeniden hayata tutundum. Her biri benim için yeni bir bahar gibiydi. Ama hayatımız kolay bir hayat olmadı. Bu toprakların kaderi çoğu zaman acıyla, göçle ve mücadeleyle yazılır. Benim hikâyem de o kaderin içinden geçti. Yine de başımı eğmedim. Çünkü ben sadece bir anne değil, aynı zamanda o uzun ve zor tarihin içinden gelen bir Kürt kadınıydım.
*Mücadele sizin evinize, sizin hayatınıza nasıl girdi?
Evimize mücadele birden girmedi. Ne bir gün kapı çalındı da “biz geldik” denildi, ne de biz bir sabah uyanıp bu yolu seçtik. Önce insan girdi hayatımıza. Önce Mehmet’im (özgürlük mücadelesine katılan ilk oğlu Mehmed Ağaç) girdi. Mehmet daha gençti. Düşünen, sorgulayan, haksızlığa dayanamayan bir çocuktu. Hilvan’da ağaların, çetelerin, devletle iç içe geçmiş zulmünün ne olduğunu önce o gördü. Halkın korkusunu, sessizliğini, ezilmişliğini gördü. Sonra arkadaşlıklar başladı. Halil Çavgun (PKK’nin ilk kadrolarından) yoldaşlığı, konuşmaları, tartışmaları… O zamanlar kimseye “Apocu” demiyorduk. “Talebe” diyorduk. Okuyan, düşünen, halkla konuşan gençlerdi bunlar. Mehmet bu talebelerle tanıştı. Onlar eve Mehmet’in “arkadaşları” olarak geldiler. Kapımız, önce misafire açıldı; sonra yoldaşlığa, sonra kader ortaklığına.
Zamanla bu gençlerin bir fikri, bir yolu, bir kararlılığı olduğunu gördük. Sonra bu gençlere Apocu denmeye başlandı. İsimler sonradan oturdu. Ama biz önce insanlarını tanıdık, yüreklerini gördük. Mehmet bir gün dedi ki: “Anne, bazı arkadaşlarım var. Okuyan, düşünen, halk için çalışan gençler.” İşte o zaman anladım. Bu sıradan bir arkadaşlık değil. Talebeler eve Mehmet’in arkadaşları olarak geldiler. Kapımızı ilk çalanlar, oğlumun yoldaşıydı. İlk geldiklerinde dikkatle baktım yüzlerine. Korkak değillerdi. Kibirli de değillerdi. Sessiz ama kararlıydılar. Çok konuşmadılar. Ama konuştuklarında kelimelerinin ağırlığı vardı. “Kürdistan” dediler. “Halk” dediler. “Onur” dediler. “Kadın” dediler… Ağalara karşı konuşurken gözleri titremedi.
Devletten söz ederken sesleri kısılmadı. Bu, beni ürküttü ama aynı zamanda umutlandırdı. O gün anladım ki bunlar gelip geçici değil. Bunlar bu toprağa kök salmaya gelmiş. Evin içi değişti. Sofranın dili değişti. Dua ederken bile insan başka düşünür oldu. Ben analık yaptım. Onlar evladım oldu. Ve o günden sonra bu ev sadece bir ev değil, bir durak oldu. Yaşadığımız zulüm, ağa baskısı, devletin hoyratlığı her şeyi anlatıyordu. Mehmet bize bir şey öğretmedi; zaten bildiğimizi onun yürüyüşünde gördük. Bu gençler Kürdistan’dan söz ediyordu. Ama kuru bir laf gibi değil. “Bu halk böyle yaşamamalı” diyorlardı. “Ağaya, çeteye, devlete boyun eğmek kader değil” diyorlardı. Kadının da, yoksulun da, gencin de insan gibi yaşayacağı bir hayatı anlatıyorlardı. İlk defa o zaman duyduk: Halkın kendine güvenebileceğini, korkunun yenilebileceğini, zulmün kader olmadığını…
Sonra bu gençlere Apocu demeye başladılar. Ama onlar kendilerine önce yoldaş diyorlardı. O yıllarda Hilvan’da insanlar “Kürdistan” demezdi kolay kolay, cesaret isterdi. Çünkü Kürdistan demek, inkârın karşısına dikilmek demekti. Büyük oğlum Mehmet’in tanıştığı gençler o zaman onlara talebe derdik köy köy gezerken şunu söylüyorlardı: “Bu topraklar Kürdistan’dır. Bu halk köle değildir. Ağa kader değildir. Devletin zulmü yazgı değildir.” Kürt halkının özgür olabileceğini söylüyorlardı. Kadının korkmadan konuşabileceğini, gencin ağanın önünde eğilmeyeceğini, yoksulun ezilmeyeceğini söylüyorlardı. En çok da şunu söylüyorlardı: “Biz yalnız kendimiz için değil, Kürt halkının tamamı için yürüyoruz.” Evlat büyütmüş, zulüm görmüş, susmayı öğrenmiş bir anneydim, ama bu gençleri dinlerken şunu hissettim: Bunlar intikam anlatmıyorlardı, özgürlük anlatıyordu. Ağa zulmüne karşı durmayı, aşiret baskısını yıkmayı, devletin inkârına boyun eğmemeyi anlatıyorlardı. Kürdistan’da herkesin insan gibi yaşayacağı bir hayatı anlatıyorlardı. Evde bu konu ilk kez “Biz kimiz?”, “Bu topraklar kimin?” sorularıyla geldi.
O günlerde Önder Apo Hilvan’a da geldi. Toplantılar yapıldı. Mehmet bu toplantılardaydı. Biz evde ilk kez o zaman bu isimleri açık açık duymaya başladık. “Bu iş sadece gençlerin hevesi değil, bir halk meselesi” dedi Mehmet. Talebeler zamanla Apocu diye anılmaya başladı. Bu isim evimize korkuyla değil, ciddiyetle girdi. Evde bu konu tartışma konusu olmadı, çünkü yaşadıklarımız ortadaydı. Ağa zulmü vardı, devlet baskısı vardı, yoksulluk ve aşağılanma vardı. O yüzden Mehmet’in anlattıkları bize yabancı gelmedi. Biz bir anda ikna olmadık ama şunu gördük: Bu gençler kendileri için değil, halk için yürüyorlardı. Bizim ev, o günden sonra sadece bir ev olmadı; gelenlerin dinlendiği, karnını doyurduğu, konuştuğu bir yer oldu. Kısacası; mücadele evimize kapıyı çalarak değil, Mehmet’in yüreğiyle girdi. Biz de o yüreğin arkasında durduk. Mücadele bizim hayatımıza böyle girdi: Sessizce, ama kök salarak.
*O yıllarda evinize gelen gençler önce “talebe” diye anılıyor. Sonra bu ad değişiyor, anlam derinleşiyor. Siz bu değişimi nasıl yaşadınız, nasıl fark ettiniz?
İlk zamanlar onlara talebe diyorduk. Çünkü gerçekten de öyleydiler. Okuyanı vardı, okumamış olanı vardı ama hepsinin ortak bir hali vardı: öğrenme hali. Soru sorarlardı, dinlerlerdi, tartışırlardı. Kendilerini büyük görmezlerdi. Köylülerin kapısını çalarken bile izin ister gibi girerlerdi. Bizim evimize gelişleri de öyle oldu. Birdenbire kapı çalınıp “biz geldik” diye girilmedi. Önce Mehmet’in arkadaşlarıydılar. Halil’in, Salih’in, diğerlerinin yoldaşlarıydılar. Sohbetle geldiler, hal hatırla geldiler. Evin içini değil, düzeni yokladılar önce. Kim var, kim yok, kim hasta, kim üzgün… Bunları sorarlardı. Zamanla şunu fark ettim: Bunlar sadece öğrenmiyor, öğrendiklerini yaşıyorlardı. Söyledikleriyle yaptıkları birdi. Korktukları şey ölüm değildi; yanlış yapmaktı. İşte o zaman anladım ki bu iş sadece okul işi değil, bu bir yol meselesiydi.
İsimler sonra geldi. Önce davranış vardı. Paylaşma vardı. Ekmek bölünüyordu, söz bölünmüyordu. Kimse kimsenin önüne geçmiyordu. Kadınla erkek yan yana oturabiliyordu. Bu bizim alışık olduğumuz bir şey değildi ama saygı vardı, edep vardı. “Apocu” sözü duyulmaya başladığında ben onu bir isimden çok bir duruş olarak gördüm. Çünkü gelen giden aynıydı, değişen onların kararlılığıydı. Daha net konuşuyorlardı, daha az korkuyorlardı. Ama şımarıklık yoktu. Zafer konuşmaları yoktu. Hep “daha başındayız” derlerdi. Ben analık gözüyle şunu gördüm: Talebe olanlar öğrenmeye, Apocu olanlar yük taşımaya başlamıştı. Yük ağırlaştıkça yüzleri sertleşmedi, daha sakin oldular. İşte beni en çok bu etkiledi. O günlerde anladım ki bu gençler gelip geçici değil. Bunlar bu toprağa bağlanmış, bu halkın derdini kendi derdi yapmıştı.
*Evinizin zamanla bir buluşma, dayanışma ve paylaşım mekânına dönüştüğünü görüyoruz. Bu süreç sizi korkuttu mu, yoksa daha mı güçlendirdi?
Korku vardı elbette. Korku yoktu desem yalan olur. Ama o korku bizi geri çeken bir korku değildi. Daha çok tetikte tutan, daha dikkatli yapan bir korkuydu. Çünkü gelen giden sadece bizim evladımız değildi; halkın evlatlarıydı. Evimize gelen talebeler sessiz gelirdi, sessiz giderdi. Kimse yük olmazdı. Az konuşur, çok dinlerlerdi. Bir parça ekmek, bir bardak çay yeterdi onlara. Bizim evimizde kimse “ben” demezdi, herkes “biz” derdi. Zamanla ev bir mekân olmaktan çıktı, bir durak oldu. Ben analık yaptım ama sadece doğurduğuma değil. Gelen gence de, yorgun olana da, korkana da. Kimseye “neden geldin” demedim. Çünkü dışarıda herkes soruyordu zaten. Evde soru değil, nefes gerekiyordu.
Güçlendik mi? Evet. Çünkü insan ancak paylaşınca büyür. Ama bu güç sevinçli bir güç değildi. İçinde ağır bir sorumluluk vardı. Her kapı sesiyle “kim geldi” değil, “kim incindi” diye düşündüm. O yüzden bu ev hem sıcaktı hem ağırdı. Biz bu yolu seçmedik, bu yol bizi buldu. Evimizi kapatsaydık belki daha rahat yaşardık ama kendimize saygımız kalmazdı. Ben bunu çocuklarıma da böyle anlattım. İnsan bazen evini değil, yüreğini açar. Biz yüreğimizi açtık.
*Hilvan-Siverek’te “talebeler”le kurulan bağ, Kürdistan ve halk özgürlüğü fikrini nasıl büyüttü? Bu fikir halkın hayatına nasıl girdi?
Evladım, o fikir öyle bir günde gelmedi. Zamanla ve usul usul… Mehmet’im Halil’le, Salih’le, Cuma’yla aynı yola girdi. Önce ağa zulmünü anlattılar ama korkutarak değil. Devleti anlattılar ama yüksekten bakarak değil. Kürdistan dediler ama harita gibi değil, onur gibi, ekmek gibi, namus gibi anlattılar. Biz o zamana kadar şunu biliyorduk: Ağa vurur, devlet susar. Devlet vurur, kimse konuşmaz. Talebeler şunu söyledi: “Bu kader değil.” İlk defa biri bize, “Korkmak ayıp değil ama susmak ayıptır” dedi. İsim yoktu önce. Bir örgüt adı yoktu. Bir lider adı yoktu. Sadece şunu diyordu: “Bunlar Kürdistan’ı anlatıyorlar. Kürt’ün insan olduğunu söylüyorlar. Ağaya da devlete de boyun eğmeyelim diyorlar.” Ben dinledim. Babası dinledi. Kimse hemen “evet” demedi ama kimse “sus” da demedi. Biz onların yüzünde kibir değil, utanma gördük. Konuşurken bağırmazlardı. Kadınların gözünün içine bakarak konuşurlardı. Bir gün dedim ki: “Bunlar doğruyu söylüyor ama bu yol çok ağırdır.” Mehmet başını eğdi, “Biliyorum ana” dedi, “ama bu yükü birileri almazsa bu halk hiç doğrulamaz.”
İşte o gün tam olarak anladığımı düşündüm. Bizim ev, farkında olmadan mücadelenin eşiğine gelmişti. Sonra isimler netleşti. Sonra çizgi netleşti. Sonra herkesin diline bir isim düştü. Ama şunu açık söyleyeyim: Biz önce hakikati tanıdık, sonra adını öğrendik. Sonra içlerinden biri çıktı adı yavaş yavaş duyulmaya başladı: Abdullah Öcalan. O zaman herkes onu tanımazdı. Ama talebelerin dilinde bir yol vardı, o yol onun sözüyle birleşiyordu. Kürdistan’ı anlatırken şunu söylediler: “Bu toprakta Kürt ölüyorsa, Türk de özgür değildir. Kadın köleyse, erkek de eksiktir.” İşte bu söz halkın yüreğine düştü.
Biz anneler şunu gördük: Bunlar bizim çocuklarımızı alıp kaybetmeye değil, insan yapmaya gelmişti. Mehmet’im eve geldiğinde eskisinden daha sessizdi ama daha dik duruyordu. Halil gülerken bile gözlerinde ciddiyet vardı. Salih konuşurken sanki yarını görmüş gibiydi. Kürdistan fikri böyle büyüdü: Silahla değil, önce ahlakla… Ağa ilk defa kapısını kilitlemeye başladı. Devlet ilk defa “burada bir şey oluyor” dedi. Halk ilk defa şunu fısıldadı: “Bunlar yenilmez değil.” Biz o gün anladık: Bu mücadele sadece toprak için değil, insan olmak içindi.
*O yıllarda Hilvan’da, Siverek’te nasıl bir ortam vardı? Halk ne yaşıyordu?
O yıllarda Hilvan’da, Siverek’te yaşamak kolay değildi. Ağalar vardı. Devlet vardı. Çeteler vardı. Ve bütün bunların ortasında korkutulmuş bir halk vardı. Ağalar sadece toprak sahibi değildi. Silahlıydılar. Devletle iç içeydiler. İstediklerini sürerler, istemediklerini döverler, öldürürlerdi. Bir köyün kaderine birkaç kişi karar verirdi. Kadınlar konuşamazdı. Gençler başını kaldıramazdı. Bir aile bir yanlış yaptı diye bütün sülale cezalandırılırdı. İnsanlar sabah evden çıkarken “akşam geri döner miyim?” diye düşünürdü. Kimse kimseye güvenmezdi, çünkü korku insanın içini kemirirdi. İşte talebeler bu karanlığın içine geldiler. Silahla değil önce, sözle geldiler. “Bu böyle gitmez” dediler. “Kürt halkı köle değildir” dediler. “Kürdistan bir isim değil, bir yaşamdır” dediler. İnsanlar önce korktu. “Bunlar da öldürülür” dediler. “Ağalar izin vermez” dediler. “Devlet buna göz yummaz” dediler. Ama bir şey oldu: Bu gençler kaçmadı. Tehdit edildiler, kovalandılar, dövüldüler ama geri çekilmediler. İşte o zaman halk şunu gördü: Korkmayan insan varmış. Zulme karşı duran insan varmış. Ve bu duruş bulaşıcıydı. Hilvan’da, Siverek’te hava değişmeye başladı. İnsanlar ilk kez “belki biz de insan gibi yaşayabiliriz” diye düşündü.
*Mehmet, Ahmet ve Hasan’ın çocukluklarını anlatır mısınız? Birbirlerinden hangi yönleriyle ayrılırlardı; evde ve mahallede nasıl hatırlanıyorlar?
Benim evlatlarım aynı evde büyüdü ama aynı kalpten çıkmış gibi değillerdi; her biri başka bir yerden tutundu hayata. Mehmet en baştan farklıydı. Daha çocukken bile duruşu ağırdı. Çok konuşmazdı ama konuştu mu herkes susardı. Haksızlık gördüğünde gözleri kararırdı; korkudan değil, öfkesini tutmaktan. Halil Çavgun’la birbirlerini sözle değil, bakışla anlarlardı. Mehmet mahallede “aklı büyük” diye bilinirdi. İnsanları dinlerdi, hele fakirin derdini… Eve gelen önce Mehmet’le konuşurdu. Çünkü o, sözü süslemekten değil, sözü taşımaktan yanaydı. Ahmet (Şükrü) daha içliydi. Mehmet’in sertliğinin yanında onun sessizliği vardı. Evde en çok o annesinin yanında dururdu. Her şeye çok duyarlıydı. Bir şey olunca ilk o fark ederdi. Küçüklerin derdini o taşırdı. Ahmet çok gülmezdi ama güldü mü insanın içini açardı. Mücadeleye gidişi ani olmadı; uzun uzun düşünerek, ölçerek oldu. O yüzden gittiğinde geri dönmeyeceğini biz de anlamıştık.
Hasan ise çok hareketliydi. Evde bir ses varsa Hasan’dı. Mahallede çocuklar onun peşinden giderdi. Haksızlığa dayanamazdı ama bunu bazen öfkeyle, bazen kahkahayla gösterirdi. Önce siyasal alanda çalıştı; halka gitti, insanla konuştu. “Belki başka bir yol olur” diye düşündük. Ama o yol da aynı yere, yani mücadeleye çıktı. Evde bu üçü bir araya gelince farklı üç rüzgâr eserdi. Mehmet akıllıydı, Ahmet vicdanıydı, Hasan cesaretiydi. Ben onları böyle bilirim, böyle hatırlarım.
*Bu üç kardeş için ilk kırılma anları neydi? Bir baskı, bir olay, bir kayıp ya da okul/iş deneyimi mi?
Bizim evde kırılma bir günde olmadı. Kırılma uzun sürdü, damla damla oldu. Devletin baskısı, ağaların zulmü… Hepsi birikti. Mehmet için kırılma, haksızlığın adının konulduğu gündü. Halil Çavgun’un öldürülmesi onun içini parçaladı. O günden sonra Mehmet’in uykusu değişti. Eskisi gibi rahat uyumaz oldu. Evde susardı ama dışarıda susmazdı. “Bu böyle gitmez ana” dediği ilk gün, ben onun artık geri dönmeyeceğini anladım. Çünkü o gün ilk kez korkunun karşısına dikildi. Ahmet için kırılma daha sessiz oldu. Ev baskınları, gözaltılar, gece yarısı kapıların tekmelenmesi… Ahmet her seferinde annesinin yüzüne bakardı. O bakışlarda utanç vardı: “Biz böyle mi yaşayacağız?” der gibi. Ahmet’in kırıldığı an, bir çocuğun ağlamasına şahit olduğu gündü. “Ana” dedi, “çocuklar böyle büyümemeli.” İşte o sözle onun içi kopmuştu. Hasan için kırılma, siyasal alanda çalışırken yaşadığı yüzleşmeydi. İnsanlara umut anlatırken, arkasından gözaltına alınanları gördü. Konuşanların susturulduğunu, doğruyu söyleyenin cezalandırıldığını gördü. Eve geldiğinde yüzü asıktı. “Ana, söz yetmiyor” dedi. O an anladım: Hasan da artık başka bir yola girmişti. Bizim evde kırılma bir patlama gibi olmadı. Kırılma bir uyanıştı. Her biri farklı yerden uyandı ama aynı gerçeğe baktı.
*Mehmet, Ahmet ve Hasan’ın her birinin mücadeleye katılım sürecini anlatır mısınız? Bu kararlar alınırken evde neler yaşandı?
Ben üç oğlumu aynı günde, aynı sözle, aynı yoldan göndermedim. Her birinin yolu ayrıydı ama vardıkları yer aynıydı: Kürdistan’ın onuru. Mehmet en önce yürüyendi. O, bu işin daha adı yokken, bu yolun bedel istediğini anlamıştı. Talebelerle tanıştığında, onların anlattığı Kürdistan onun yüreğinde zaten vardı. Ağa zulmüne, devletin inkârına, insanın insan gibi yaşayamamasına isyan ediyordu. Evde çok konuşmazdı. Ama gözlerinden belliydi: Bu çocuk geri dönmeyecek bir yola girmişti. Onun gidişi evde bir sessizlik yarattı. Ardından Ahmet geldi. Ahmet daha içine kapanıktı ama daha derin düşünürdü. Mehmet’in yürüdüğü yolun tesadüf olmadığını görüyordu. “Bir kişi gider, bir şey değişmez” demedi. “Bir kişi giderse, arkasından gelen olur” dedi. Ahmet’in katılımı evde korkuyu büyüttü ama kararı küçültmedi. Çünkü artık biliyorduk: Bu çocuklar kendileri için değil, bir halk için yürüyorlardı. Hasan ise başka bir yerden geldi. O, önce siyasal alanda durdu, halkın içinde çalıştı. Ama gördü ki devletin baskısı orada da bitmiyor. Halkı savunmanın bedeli her yerde aynıydı. Onun kararı evde en ağır olanıydı. Çünkü artık kaybetmenin ne demek olduğunu biliyorduk. Ama şunu da biliyorduk: Bu çocukları tutmak, onları inkâr etmek olurdu. Evde tartışma oldu mu? Oldu… Anne yüreği sustu mu? Susmadı… Ama hiçbir zaman “gitme” demedim. Çünkü ben evlatlarımı korkuyla değil, onurla büyüttüm. Her biri giderken şunu biliyordu: Arkasında ağlayan bir anne değil, başını dik tutan bir ana bırakıyordu.
*Bu mücadelenin bedeli size, aileye ve bir anne yüreğine nasıl yansıdı?
Evladım, bedel bir günde gelmedi. Ne bir kapı gürültüsüyle başladı, ne de bir kurşun sesiyle. Önce uykusuzluk geldi. Sonra bekleyiş. Bir anne için bedel, oğlunun ayakkabısını kapının dibinde görüp “dönecek mi?” diye sormaktır. Mehmet’im gittiğinde ev sessizleşti. Ama o sessizlik rahatlık değildi; fırtına öncesi suskunluktu. Sonra Halil’in haberi geldi. Ardından Salih’in adı düştü ateşe. Birinin acısı daha soğumadan diğeri yüreğin üstüne kondu. Evladım, ben ağlamayı çok istedim. Ama ağlamak her zaman gözden akmıyor. Bazen içeride taş gibi duruyor. Kapı her çaldığında irkilirdik. Gece gelen her ses bir haber sanılırdı. Gelen askerdi, gelen polisti, bazen de gelen hiç kimseydi, o daha beterdir.
Sürgün yaşadık. Ev dedikleri yer valiz oldu. Komşuluk dağıldı. Akrabalık korkuya dönüştü. İki oğlum zindana düştü. Bir anne için demir kapı, taştan ağırdır evladım. Bir oğlum dağdaydı. Her sabah güneş doğduğunda “Bugün sağ mıdır?” diye bakardım ufka. Ama şunu da söyleyeyim: Bu bedel bizi eğmedi. Biz düşmana benzemedik. İntikamla değil, onurla ayakta durduk. Evim, talebelerin evi oldu. Yaramı sakladım ama yoldaşın yarasını sardım. Anne yüreği dediğin şey, acıyla küçülmez; acıyla genişler. Ben üç evlat verdim. Ama başımı hiç eğmedim. Çünkü onların gidişi boşuna değildi. Bir anne için en ağır bedel, evladını toprağa vermek değildir; inancını kaybetmektir. Ben inancımı kaybetmedim.
*Mehmet Ağaç’ın yaşamını yitirdiğine dair haberi aldığınız gün neler yaşandı? O anı nasıl hatırlıyorsunuz?
O gün zaman durdu. Ne güneş doğdu, ne kuşlar öttü, ne de dünya döndü sanki. Haberi getirenlerin yüzüne baktım. Söze gerek yoktu. Bir anne, evladının adını o şekilde duyunca her şeyi anlar. İlk düşündüğüm şey “öldü mü?” olmadı. İlk düşündüğüm şuydu: “Acı çekti mi?” Çünkü anne yüreği ölümü değil, acıyı sorar önce. Mehmet’im küçüklüğünden beri sessizdi ama derindi. Kolay ağlamazdı. Ama haksızlığa da hiç dayanamazdı. O gün bana “şehit oldu” dediklerinde içimden bir ses “başını dik tuttu” dedi. Ağlamak istedim. Ama ağlamadım. Çünkü Mehmet’im bana daha önce şunu söylemişti: “Anne, eğer bana bir şey olursa sakın ağlama. Düşman sevinmesin.” Bir anne için bundan daha ağır bir vasiyet yoktur. Yüreğim yandı. Ciğerim söküldü. Evlatları ölünce ana ağlar. Bu yüzden ben de evladımın vasiyetini dinleyerek içimden ağladım ve gözyaşımı da içime akıttım. Sonra evin içinde hiç kimse yüksek sesle konuşmadı. Sanki Mehmet hâlâ odadaymış gibi saygıyla dolaştık.
Kapıya gelenler çoktu. Ama ben kimseye “baş sağlığı” diletmedim. Çünkü ben oğlumu kaybetmedim, onu Kürdistan’a verdim. O günlerde şunu anladım: Bir annenin acısı da evladıyla birlikte toprağa girmez. O acı, annenin içinde ömür boyu yaşar. Ama yine de şunu söyleyeyim: Mehmet’imle gurur duydum. O benim başımı öne eğdirmedi. Yine o günlerde öğrendiğim şeylerden biri; bir evlat şehit düşerse anne de onunla birlikte başka bir hayata doğar.
*Mehmet Ağaç’ın mücadelesi ailede ve çevrede nasıl bir etki yarattı?
Mehmet’ten sonra evimiz eskisi gibi olmadı. Ama sessizleşmedi de… Evimiz daha çok insanla doldu. Eskiden kapımızı çekinerek çalanlar vardı. Mehmet’ten sonra kapımızı umutla çalmaya başladılar. Gençler gelirdi. Sorarlar, dinlerlerdi. “Mehmet nasıldı?” derlerdi. Ben de anlatırdım. Onu bir kahraman gibi değil, insan gibi anlatırdım. Çünkü Mehmet insan kalabildiği için bu yolda yürüdü. Ailede ise herkes biraz daha erken büyüdü. Kardeşleri artık sadece kardeş değildi; birbirlerine yoldaş oldular. Sessizce birbirlerini kolladılar. Babası içine kapandı ama dik durdu. Bir gün bile “keşke” demedi. Ben de o zamandan sonra anneliği başka yerlerden de öğrendim. Artık sadece kendi evladımın değil, başkalarının da anasıydım.
Çevrede ne oldu biliyor musun evladım? Mehmet’in adı korku salmadı, cesaret verdi. İnsanlar daha dik yürümeye başladı. Ağalara, zulme, baskıya eskisi gibi boyun eğmediler. Kadınlar geldi, oturdu yanımda. Dertlerini anlattılar. “Biz de güçlenebilir miyiz?” dediler. Ben de dedim ki: “Bir Mehmet gider ama bin Mehmet doğar.” Mehmet’in mücadelesi bizim evde yas bırakmadı sadece; sorumluluk bıraktı. O sorumlulukla yaşadık, büyüdük, direndik. Ve şunu da gördüm: Bir evlat toprağa düştüğünde eğer doğru yoldaysa arkasında koskoca bir halk olur.
*Mücadele büyüdükçe baskılar da arttı. Sürgün, gözaltı, işkence… Siz bunları nasıl yaşadınız?
Baskı da bir günde gelmedi. Önce fısıltı oldu, sonra bakış, sonra kapıya dayanan postal. Evimiz bir süre sonra ev olmaktan çıktı. Sorgu odası gibi oldu. Sürgün dedikleri şey yalnızca yer değiştirmek değilmiş. İnsan, kendi toprağında yabancılaştırılıyormuş. Gözaltına alındığımda bana anne olduğumu unutturmak istediler. “Konuş” dediler, “isim ver” dediler, “evlatlarını inkâr et” dediler. Ben konuşmadım. Çünkü konuşursam yalnız evlatlarımı değil, kendimi de inkâr edecektim. İşkenceyi soruyorsun… Şunu söyleyeyim: Acıdan çok aşağılama yakar insanı. Ama şunu da öğrendim: İnsan, bir kez hakikatin tarafına geçince belki bedeni kırılır ama yüreği kırılmaz. Beni ayakta tutan neydi biliyor musunuz? Her darbeden sonra içimden şunu dememdi: “Ben yalnız değilim. Bu yolda yürüyen binlerce anne var.” Evlatlarım dağdayken ben sorguda da olsam aynı mücadelenin içindeydim. Çünkü bu yol sadece dağ yolu değildir. Bu yol aynı zamanda binlerce annenin sessiz direnişidir. Ve şunu bilin: Beni sürgün ettiler, ama yüreğimi yerinden sökemediler.
*Bir çocuğunuzu kaybettikten sonra evin dili, ritmi, anne-baba olarak hayata tutunuşunuz nasıl değişti? Ev artık nasıl bir yer oldu?
Bir evladımı toprağa verdiğim gün evim ev olmaktan çıktı. Duvarlar aynıydı belki ama sesleri değişti. Bir süre kapı eskisi gibi açılıyordu ama içeri giren yoktu. Önceden evde gülüş olurdu, tartışma olurdu, hayat olurdu. Sonra… Ev susmayı öğrendi. Babaları eskisi gibi konuşamaz oldu. Bir sandalyeye oturur, gözünü bir noktaya dikerdi. Ben konuşsam o susardı. O sussa ben içimden ağlardım. Yas bizde bağırarak tutulmadı. Çünkü her bağırış da düşmanı sevindirir diye düşündük. Biz yasımızı dik durarak tuttuk. Sofrada bir tabak hep eksikti. O tabak kimseye ait değildi artık ama kaldırmaya da elimiz varmadı. Evladını kaybeden anne hayata tutunmaz. Hayatı sırtlanır. Çünkü başka evlatları vardır. Çünkü hâlâ bekleyenler vardır. Ben o günden sonra sevinmeyi değil, dayanmayı öğrendim. Evdeki dil değişti: Az konuştuk, çok düşündük. Çok ağlamadık ama her nefesimiz ağırdı. Evladımı toprağa verdim ama onurunu toprağa vermedim. Ev artık bir yas evi değil, bir yemin evidir. Biz o evde bir daha eskisi gibi yaşayamadık. Ama daha doğru yaşamayı öğrendik.
*Hasan Ağaç’ın siyasal alandaki çalışmaları aile içinde nasıl karşılanıyordu? Evde bu faaliyetler nasıl konuşuluyordu?
Oğlum Hasan siyasal alana yöneldiğinde biz bunu bir “başka yol” olarak görmedik. Çünkü o yol zaten bizim evden geçiyordu. Daha önce dağ, evimize girmişti, zindan evimize girmişti, mezarlık evimize girmişti. Siyaset bizim için yeni değildi. Ama bu yolun tehlikeli olduğunu da biliyorduk. Hasan siyasal çalışmaya başladığında ben bir anne olarak “rahatladım” diyemem. Ama şunu dedim: “Bu çocuk halkın içinde olacak.” “Halkın derdini dinleyecek.” “Kürdistan’ı sokakta savunacak.” Evde bu işler fısıltıyla konuşulmazdı. Çünkü biz gizli saklı işlerden değil, onurlu mücadeleden geliyorduk. Hasan eve geldiğinde anlattığı şeyler parti meselesi değildi sadece. Köy köy dolaşmaktan, halkın yoksulluğundan, baskıdan, korkudan söz ederdi. Ben onu dinlerken şunu görürdüm: Bu çocuk halkın sırtına elini koymuş. Siyasal alan bizim için “kolay yol” değildi. Zindanı biliyorduk, sürgünü biliyorduk, işkenceyi biliyorduk. Hasan’ın çalışmaları evde gururla karşılandı ama rehavetle değil.
Babası derdi ki: “Bu yol da bedel ister.” Ben derdim ki: “Oğlum dikkatli olsun ama başını eğmesin.” Hasan’ın siyasal çalışması evde tartışma yaratmadı. Çünkü biz hangi yol olursa olsun özgürlüğe çıkan yolu tanıyorduk. Evimiz siyaset evi olmadı, direniş evi oldu. Hasan’ın yaptığı bizim için şuydu: Dağda olanın sözünü ovaya taşımak. Zindanda olanın sesini sokağa taşımak. Bir anne olarak korktum mu? Evet… Ama hiç geri çağırmadım. Çünkü bu evde evlatlar geri çağrılmak için değil, yürümek için yetişti.
*Hasan’ın özgürlük mücadelesine katılma kararı evde nasıl yankılandı? “Zaten belliydi” mi denildi, yoksa başka bir yol umudu var mıydı?
Hasan’ın dağa çıkacağı bir günde olmadı. Bu karar bir sabah kalkıp verilen bir karar değildi. Yılların birikimiydi. Ben onun gözlerinde o yolu daha önceden görmüştüm. Siyasal alanda yürürken bile omzunda başka bir yük taşıyordu. İnsanlara bakışı, sözlerini tartması, susması… Belli ediyordu. Ama yine de bir anne olarak içimde küçük bir umut vardı: “Belki bu çocuk bu sefer geri döner, belki bu ev bir evladını daha vermez.” Yalan söylemeyeyim. Ama Hasan bize geldiğinde “Anne” dedi, “Benim yolum buraya kadar.” Ağlamadım. Çünkü ben bir annenin ağlamasıyla bir halkın kaderinin değişmediğini çoktan öğrenmiştim. Sadece şunu söyledim: “Gittiğin yerde insanlığını kaybetme. Silahı eline alırsan vicdanın da seninle gelsin.” Evde kimse “zaten belliydi” demedi. Ama herkes içinden biliyordu. Bu ev ilk defa yolcu göndermiyordu. Hasan’ın gidişi diğerleri gibi bir kopuş değildi. Bir devamdı. Ben şunu hissettim: Mehmet’in yarım kalan sözü, Ahmet’in omzunda taşıdığı yük, Hasan’ın sırtına geçmişti. O yüzden onu uğurlarken arkasından beddua değil, dua ettim. “Yolun doğru olsun oğlum” dedim. “Doğru yoldaysan dönmesen de eksik kalmam.” Çünkü biz bu sesi daha önce duymuştuk.
*Hasan’ın evli ve iki çocuk babası olması, kararını ve sizin bakışınızı nasıl etkiledi? En zor olan neydi?
En zor olan Hasan’ın gidişi değildi. En zor olan arkasında kalan çocukların ona “baba” diye bakışını bilmekti. Bahar altı yaşındaydı. Daha oyunun içindeydi. Babasının gidişini bir yolculuk sandı önce. Fırat dört yaşındaydı. Babayı hatırlayacak mı, onu bile bilmiyordum. Zeliha… O bir gelin değildi sadece. Bu evin yükünü iki eliyle tutan bir kadındı. Hasan kararını söylediğinde ilk baktığı kişi ben olmadım. Çocuklarına baktı. İşte o an ben anladım: Bu çocuk keyfinden gitmiyor. Evli olmak onu durdurmadı. Ama daha ağırlaştırdı. Çünkü artık sadece kendi canını değil, iki çocuğun kaderini de omzunda taşıyordu. Ben Zeliha’ya baktım. Gözlerinde ne isyan vardı ne de yalvarış. Sadece şunu söyledi: “Anne, ben çocukları büyütürüm. Yeter ki Hasan kendini kaybetmesin.” O gün ben bir evlat değil, bir nesil uğurladım. Hasan giderken arkasında bir kadın, iki çocuk ve bir anne bıraktı. Ama şunu da biliyordum: Eğer bu topraklarda çocuklar özgür olmazsa, hiçbir baba evinde kalamazdı.
*Hasan gittikten sonra evde ne değişti? Bir annenin hayatında ilk kopuş anı nasıldı?
Hasan gittikten sonra ev sessizleşmedi… Derinleşti. Sessizlik bile ağırlaştı. Sabah kalktığımda kapının önüne baktım. Ayakkabıları yoktu. İşte o an anladım: Bu gidiş geçici değildi. Zeliha çocukları uyandırırken sesini inceltti. Bahar babasını sordu. “Babam nerede?” dedi. “Dağda kızım,” dedim. Ama dağ bir çocuk için ne demekti? Fırat babasının yastığına sarılıp uyudu gecelerce. O yastık bir insandan daha sıcak geliyordu ona. Ben ağlamadım. Ağlarsam ev çökerdi. Çünkü bu evde artık herkes biraz anneydi. Zeliha çocuklara, ben Zeliha’ya, çocuklar bana baktı. Hasan’ın gidişiyle evde bir boşluk olmadı, bir sorumluluk doğdu. Ve ben şunu öğrendim: Bir evladını dağa gönderen anne evini terk etmez. Evini büyütür.
*Bir anne için “dağ” neydi? Evladını dağa göndermek ne anlama geliyordu?
Dağ önce bir korkuydu. Çünkü dağ demek soğuk, açlık, ölüm demekti. Bize öğretilen buydu. Ama evladım gidince anladım ki dağ sadece taş değilmiş. Dağ, zulmün ulaşamadığı yerdi. Hasan gitmeden önce gözlerime baktı. “Anne,” dedi, “orada yanlış yok.” Ben o an şunu hissettim: Bu çocuk kaçmıyor, yürüyor. Evladını dağa göndermek onu terk etmek değildir. Onu başka bir evde ayakta durmaya göndermektir. Ben dağa evladımı değil, yüreğimi gönderdim. Dağdan gelen her haber bir bıçak gibi girerdi içime. Ama aynı zamanda omuzlarımı da dikleştirirdi. Çünkü şunu biliyordum: Ben ağlarsam dağ çöker. Bir anne dağa ağlamaz. Bir anne dağa dua eder. Ve zamanla anladım: Dağ, evladımı benden almadı. Onu halkın evladı yaptı.
*Elinizde bu üç kardeşe dair hangi belgeler var: fotoğraf, mektup, mahkeme evrakı, gazete kupürü?
Bizim evimiz dosya dolabı gibi değildir. Ama hafıza doludur. Elimde çok şey yok. Çünkü devlet hatıraları bile tehlike sayardı. Evlerimiz basıldı, sandıklarımız dağıtıldı, çekmecelerimiz boşaltıldı. Bir fotoğraf bazen bir silah sayıldı. Yine de sakladık. Gizledik. Canımızdan kıymetli birkaç parça kaldı. Mehmet’in siyah-beyaz bir fotoğrafı var. Gözleri hep uzağa bakar. Sanki bu dünyada biraz fazla kalmış gibi… Onun bir de cebinden çıkan şiiri var. Kanına karışmış bir kâğıt. Onu ellerim titreyerek okurum. Sanki sesi hâlâ kağıttan yükselir. Ahmet’in birkaç mektubu vardı. Hepsi kısa. Uzun yazmazdı. “Ana merak etme” diye başlar, “dava büyüyor” diye biterdi. Onun mahkeme evraklarını yıllarca sakladım. Sonra bir baskında aldılar. Sanki kâğıdı değil, oğlumu bir kez daha götürdüler. Hasan’ın neredeyse hiçbir belgesi yok. Çünkü o daha çok yoldu, koşuydu, izdi. Onun hatırası kağıtta değil, yüreğimde durur. Gazete kupürleri… Bazıları “çatışmada öldürüldü” diye yazar. Hepsi bu. Ne anneden söz eder, ne hayattan, ne adaletten. O kupürleri saklamadım. Çünkü oğullarımı eksik anlatırlar.
Benim asıl belgem hayatta kalan duruşumdur. Zindan kapılarında bekleyen ayaklarım, sürgün yollarında eskimiş ellerim, geceleri uyutmayan hatıralarım… Eğer bir belge soruyorsanız, ben hâlâ buradayım. Ve hâlâ onların adını korkmadan söylüyorum.
*Bir anne olarak bu direnci nereden buldunuz?
Beni ayakta tutan şey mucize değildi. Sabır da değildi tek başına. Haklı olmaktı. İnsan evladını kaybedince ya taş kesilir ya da kök salar. Ben kök saldım. Çünkü biliyordum: O çocuklar bir yanlışın değil, bir hakikatin peşinden gittiler. Ben onları ölüme değil, onura uğurladım. Bunu bilmek, insanın belini kırmıyor; belini doğrultuyor. Ayakta kalmayı dağlardan öğrendim. Dağ rüzgârla yıkılmaz, karla küsmez. Kadın olmak da öyledir evladım. Hele Kürt kadınıysan… Benim direncim; evladımın yüzüne bakabilmekti, komşunun gözünde utanmamaktı, mezar başında başımı eğmemekti. Beni ayakta tutan bir de şuydu: Oğullarımın mücadelesi sadece bana ait değildi. Onlar Kürdistan içindi. Halk içindi. Yoksul, horlanmış, sesi kısılmış herkes içindi. Eğer ben çökersem, sadece bir anne değil, bir hatıra da çökerdi. O yüzden ağladım ama yıkılmadım. Yandım ama sönmedim. Çünkü bir anne, evladının bıraktığı yerden yürümeyi bilmelidir.
*Oğullarınızın mücadelesini sadece bir aile hikâyesi olarak mı görüyorsunuz?
Benim için bu bir aile hikâyesi hiç olmadı. Eğer öyle olsaydı, bu acıya insan dayanamazdı. Bu bir halk hikâyesidir. Oğullarım benimdi ama yolları bana ait değildi. Onların yolu Kürdistan’ın yoluydu. Bir evin içinden çıktılar ama bir ev için değil, bir halk için yürüdüler.
Ben onları büyütürken “yalnız kendin için yaşa” demedim. “Kimsenin kapısında eğilme” dedim. “Zalime benzeme” dedim. “Haksızlığa susma” dedim. Onlar da susmadılar. Bu yüzden onların mücadelesi sadece benim yüreğimde değil, bu toprakların hafızasındadır. Eğer bugün bir çocuk kendi dilinde konuşabiliyorsa, bir kadın başını dik tutabiliyorsa, bir genç korkmadan düşünüyorsa… Bilinsin ki, bu biraz da o gidenlerin payıdır. Ben anne olarak şunu söyleyebilirim: Evladını kaybetmek ağırdır. Ama evladının bir halkın onuruna karıştığını bilmek insanı yere düşürmez. Acıyı taş yapmaz, anlama dönüştürür.
*Dışarıdan size en çok ne iyi geldi? En çok ne incitti?
En çok ne iyi geldi biliyor musun? Sessizce yanımda durmak. Konuşmadan… Öğüt vermeden… “Güçlü ol” demeden… Bir çay bırakıp yanımda oturmak. Biri kapımı çalıp “Ana, biz buradayız” dediğinde içim biraz toparlandı. Bir anne için en büyük teselli, acısının görülmesidir. En çok inciten şey ise acıyı ölçmeye kalkmaları. “Üç evlat verdin ama dimdik duruyorsun” dediler. Sanki yıkılsam daha doğru olurmuş gibi… Bazıları “Hepsi değdi mi?” diye sordu. O soru hançer gibidir evladım. Evlat değip değmeyecek bir şey değildir. Ama zulme boyun eğmemek tartışma konusu olmamalı. Kimi insanlar beni sadece “acı çeken anne” olarak görmek istedi. Oysa ben sadece acı çekmedim. Direndim. Ayağa kalktım. Yürüdüm. Toplumun içinde iyi insanlar da az değildi. Evime ekmek getiren, çocuklarımı kendi çocuğu gibi seven, benimle birlikte zindan kapılarında bekleyenler… Ama korkanlar da vardı. Sokağın karşısına geçip yüzüme bakamayanlar… Onlara da kızmadım. Çünkü korku bu topraklarda devlet gibi büyütülür.
En çok inciten şey şuydu evladım: Acıyı siyasetsizleştirmek. “Ana sen üzülme, gerisini boşver” demeleri. Hayır. Ben üzülürüm. Ama boş veremem. Çünkü oğullarım boşuna ölmedi. Benim acım kişisel değildir. Benim acım bu halkın acısıyla birleşmiştir. Bana iyi gelenler bunu anlayanlardı. Beni incitenler bunu görmeyenler. Anne yüreği en çok görmezden gelinince kanar. Bugün geriye dönüp baktığınızda, “Keşke” dediğiniz bir an, bir söz, bir yol var mı?
*Bugün geriye dönüp baktığınızda, “Keşke” dediğiniz bir an, bir söz, bir yol var mı?
Bir anne “keşke”yi çok erken öğrenir. Ama şunu bil: Benim “keşke”lerim evlatlarımın yoluna değil, dünyanın zalimliğinedir. Keşke bu topraklar çocuklarını bu kadar erken büyütmeseydi. Keşke analar oğullarını cezaevi kapılarında tanımasaydı. Keşke Kürt olmak başlı başına bir suç sayılmasaydı. Ama… Keşke Mehmet evde kalsaydı demedim. Keşke Ahmet o yolu seçmeseydi demedim. Keşke Hasan dağlara çıkmasaydı demedim. Bugün dağda olan diğer oğlum ve torunlarım için bir keşkem yok. Çünkü ben onları zorla göndermedim. Onlar hakikatin çağrısına gittiler. Bir anne evladının korkudan değil, onurdan yürüdüğünü görüyorsa, artık onu durduramaz. Keşke dediğim tek şey şudur: Keşke bu halk özgürlüğü bu kadar bedelle öğrenmek zorunda kalmasaydı. Keşke çocuklar daha çok oyunla büyüseydi, mezar taşlarıyla değil. Ama evladım… Eğer o günlere dönsem, yine soframı açardım. Yine talebelere ekmeğimi bölüşürdüm. Yine korkuya değil, insana kapımı açardım. Çünkü insan kendini inkâr ederse yaşar, ama halkını inkâr ederse ölür. Ben yaşamadım belki… Ama inkâr da etmedim.
*Topluma, Kürt ailelerine ve özellikle gençlere ne söylemek istersiniz?
Ben gençlere nutuk atacak biri değilim. Ben çok konuşarak değil, çok yaşayarak öğrendim. Ama yine de bir anne yüreğiyle şunu söylemek isterim: Bu mücadele ölümü sevmek meselesi değildir. Kimse evladını toprağa koymak için yola çıkmaz. Biz çocuklarımızı yaşatmak istedik. Onurumuzla yaşamak istedik. En çok da şunun yanlış anlaşılmasını düzeltmek isterim: “Bu aileler çocuklarını feda etti” diyorlar. Hayır. Hiçbir anne evladını feda etmez. Evlat annenin malı değildir. Evlat bir halkın vicdanıyla karar verir. Benim oğullarım kendi iradeleriyle yürüdü. Ben onları ne gönderdim ne de tuttum. Sadece doğruyu yanlıştan ayırmayı öğrettim.
Gençlere şunu söylemek isterim: Cesaret bağırmak değildir. Cesaret haksızlığa boyun eğmemektir. Ama aynı zamanda insan kalabilmektir. Düşmanına benzemezsen kazanırsın. Kürt ailelerine de şunu söylerim: Korku bizi yıllarca ayakta tuttu sandık. Oysa korku bizi içten içe çürüttü. Çocuklarınıza yalnız “sus” demeyin. Yalnız “sakın” demeyin. Onlara neden susmaları istendiğini, neden korkmaları öğretildiğini anlatın. Bilgi korkudan daha güçlüdür. Ve şunu bilin evladım: Bu yol bir ailenin yolu değildir. Bu yol Kürt halkının kendini ayağa kaldırma yoludur. Bizim çocuklarımız ölümü seçmedi. Boyun eğmemeyi seçti.







