Tuğçe Tatari: Bir kişiye bile barış ihtimalini anlatabilmek kazanımdır

  • 09:01 31 Mayıs 2026
  • Güncel
Melike Aydın
 
İSTANBUL - Silahların yakılmasının ardından geçen bir yılda hâlâ sürecin toplumsallaşması yönünde devletin çaba göstermemesinin tercihli bir strateji olduğunu dile getiren Gazeteci Tuğçe Tatari, “Bir kişiye bile barış ihtimalini, bu meselenin özünü anlatsak kazanımdır, barışa sahip çıkmak gerekiyor” dedi.
 
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın ‘Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın ardından PKK’li 30 gerilla, sembolik olarak silahları yakarak silah bıraktığını ilan etti. Ancak aradan geçen bir yıla yakın sürede devletin Kürt sorununun demokratik çözümüne dair somut bir adım atmaması, sürecin donduğu, durakladığı gibi yorumlara neden oluyor. Töreni takip etmeye gidenler arasında Gazeteci Tuğçe Tatari de bulunuyordu. 
 
Tuğçe Tatari, sürece ve aradan geçen bir yıla dair sorularımızı yanıtladı. 
 
*Türkiye’den Sîlemanî’ye gidiş süreciniz nasıl gelişti? O dönem medyadaki atmosfer nasıldı?
 
Törenden haberdar olduğumuzda, şu an hiç toplumsallaşmamış olan barış süreci o zaman hiç toplumsallaşmamıştı. Belki bugünlerde olsa daha fazla gazeteci katılabilir diye düşünüyorum; çünkü İmralı gündemlerinden dolayı gazetecilerde bir hareketlenme görüyorum. O günlerde ise ikna olunmadığı için korku hâkim oldu ve çok az sayıda gazeteci katıldık oraya. Doğrusu yola çıkarken bana da bir sürü insan gitmemem gerektiğini, yarın öbür gün o törene katılmış olmanın birtakım yargılamalar getireceğini söyledi.
 
*Bu korku iklimine rağmen gitme kararını nasıl aldınız? Türkiye’de Kürt meselesini takip eden bir gazeteci olmak neleri göze almayı gerektiriyor?
 
Türkiye’de insanların fark etmediği bir durum var. Bundan 10 sene önce sadece Kürt meselesine dokunmak birtakım yargılamaları ya da tutuklamaları beraberinde getiriyordu. Şu anda gazeteciliğin her türlü hâli zaten finalli kapıyı buraya çıkartıyor. Artık CHP’yi takip eden gazeteciler de tutuklanıyor. Mesleğimizi yapmaya devam edeceksek zaten birtakım şeyleri göze almak durumunda bırakılıyoruz. Bu topraklar böyle. Çoğunluk meslektaşlarım da dâhil bana gitmeme yönünde telkinde bulunsa da ben hiç düşünmedim bile. Çünkü böyle bir şeye tanıklık etmek gerektiğini bilecek kadar mesleğime bağlı bir insanım. Kürt meselesini takip etmeyi önemsediğim bir konu ve bu aşamayı görmezden gelemezdim. Yarın öbür gün iddia edildiği gibi İmralı kapıları gazetecilere açılırsa, o listede olursam oraya da giderim ve bir devlet daveti beklemem. Ya tamamen meslek değiştirmek lazım ya da gazetecilik yapılıyorsa bazı şeyler göze alınacak. Diğer türlüsü zaten gazetecilik olmuyor.
 
*Tören alanına gidene kadarki süreçte ve tören öncesinde nasıl bir atmosfer vardı? Alandaki farklı kesimlerin, özellikle Barış Anneleri'nin duruşuna dair gözlemleriniz nelerdi?
 
Daha önce gerillayla temas mesaim olduğu için biliyorum; bu tarz buluşmaların saati, dakikası bizim çok alışık olduğumuz gibi önceden belirlenmiş kesin saatlerle olmadığı için Süleymaniye’deki o tören bölgesine ulaşana kadar her şey bir muammaydı. Bir gazeteci ekibiyle gittik ve herkes çok heyecanlıydı; çoğu ilk defa hayatında gerilla görecekti. Bütün Türkiye kamuoyunun gözü de orada yürüyen tartışmalardaydı.
 
Orada iç içe geçmiş bir atmosfer vardı. Barış Anneleri çok hüzünlü görünüyorlardı. Bir silah yakma ya da bir örgütü feshetmenin Türkiye kamuoyunda çok büyük bir coşku ve kutlamayla karşılanacağı sanrısı yaşanıyor. Hâlbuki Kürt halkı için örgüt ve militanlarının çok daha farklı bir sembolü var; onları devletin getirdiği sıkıntılarla aralarındaki bir koruma gücü olarak algılamanın yanı sıra çoğunun kaybı var. Barış Anneleri gelen o gençleri oğullarına, kızlarına benzetiyor. Dolayısıyla bizim Türkiye’den baktığımız noktadan çok daha farklı duygular yaşanıyor orada. Tören öncesi sakinliğin hâkim olduğu bir ortamdı. Tören başlayınca Barış Anneleri başta olmak üzere çok ağladılar. DEM Partili bazı siyasetçilerin, mesela Leyla Özkan’ın çok ağladığını hatırlıyorum. Annelerin o hüznü benim için törene imzasını atan şeydi.
 
 “Orada yaşanan duygu hâlini birçok insan fark edemedi. Herkes gerillaya, nasıl geleceklerine odaklanmıştı.”
 
*Törende sloganlara ya da kitleye yönelik herhangi bir kısıtlama veya müdahale yaşandı mı?
 
Aslında çok slogan olmamasına rağmen evet, kısa ve soluk sesle başlayan bir Öcalan sloganı üzerine "slogan atmayalım" diye bir duyuru yapıldı. Ama dediğim gibi çok sloganlı ve coşkulu bir ortam değildi; daha çok gazetecilerin hayretle, diğer tarafın ise hüzünle izlediği bir ortamdı. Hatta gerillayla temas etmek, el sıkışmak isteyen aileler, anneler oldu ama ona müsaade edilmeyeceği söylendi. Orada yaşanan duygu hâlini birçok insan fark edemedi. Herkes gerillaya, nasıl geleceklerine odaklanmıştı ama oradaki neredeyse bütün siyasetçiler bu işten duygusal olarak etkilenmişlerdi.
 
“Kürt siyasi tarihinde her şey aslında bir ateşin yakılmasıyla başlar; Newroz’un da böyle bir arka planı var.”
 
*Silahların gömülmesi veya kırılması yerine "yakılması" tercih edildi. Kadın ve erkek gerillaların eşit temsiliyeti dikkat çekiciydi. Tören alanındaki bu simgeleri nasıl okumak gerekiyor?
 
 
Zaten o dönem bunlar çok tartışıldı. Silahını yakmak, kendi tercihinle onu imha etmek anlamına geldiği için tercih edilmiş bir yöntemdi. Karşılıklı eşit koşullarda barışı temin edecek bir yapı ve bir devletin karşısında aslında bir teslim olma, bir vazgeçiş veya bir pişmanlık değil; "bundan sonra barış yolunda mücadele edeceğiz" demenin farklı bir yoluydu. Bütün bu imgeleri, satır aralarındaki sözcükleri çok uzun çalışarak ve karar vererek hayata geçirdiklerini, silah yakacak isimlerin özenle seçildiğini görüyordunuz. Kürt siyasi tarihinde her şey aslında bir ateşin yakılmasıyla başlar; Newroz’un da böyle bir arka planı var. Ateş orada çok fazla anlam taşıyordu. Bir şeyin sonucu olarak silah yakmak değil, yeni bir mücadele biçiminin hayata geçişi olarak ateş yakmak manasını taşıyordu; yani mücadelenin şekil değiştiren hâlini temsil ediyordu.
 
“Gerillanın silahlarını sırtına alıp toprak yoldan tek sıra hâlinde aşağı inişini izlemek, bir sinema filmi karesi gibi çok etkileyiciydi.”
 
*Gerillaların duruşu ve tören anı, bir bütün olarak koreografinin kendisi alandakileri nasıl etkiledi?
 
Gerillanın ifadesiz yüz hâlleri birçok meslektaşımın çok dikkatini çekmişti. Herhangi bir duyguyu anlamak, memnun olup olmadıklarını veya çağrıya ikna olarak mı bu işe girdiklerini sorgulayan çok insan oldu. Gerçekten silah yakan ekip çok ifadesizdi ve büyük ihtimalle buna da ortak olarak karar vermişlerdi. Tören alanının yukarısındaki bir mağarada bekledikleri söylendi; bizim ilerlememize izin verilmediği için göremedik ama yolun oraya bağlandığı belirtildi. Gerillanın silahlarını sırtına alıp toprak yoldan tek sıra hâlinde aşağı inişini izlemek, bunu da silah yakmak üzere geliyor olduklarını bilerek izlemek bir sinema filmi karesi gibi çok etkileyiciydi. Herkes soluksuz izledi. Hükümete yakın olan gazetecilerden Mehmet Akif Ersoy gibi isimlerin de en önlerde soluksuz izlediğini hatırlıyorum, onları da çok etkilemişti. Ayrıca yabancı basın ve birtakım istihbarat örgütlerinin, MİT elemanlarının da su yüzüne çıktığı bir ortamdı.
 
 
“Türk medyasının yüzde 99'u hükümet odaklı veya milliyetçi reflekslerle çalıştığı için çok az insan orada yaşananın ne demek olduğu üzerine düşünmüştür.”
 
*Türkiye halklarının sürecin toplumsallaşmasında devletin atması gereken adımlar oldukça önemli. Aradan yaklaşık bir yıl geçmesine rağmen devlet neden bu pratik karşısında sessiz kaldı ve herhangi bir yasal adım atmadı?
 
Türkiye halkının bunu anlayabilmesi için bu meselenin toplumsallaşmasının önünün açılması lazım. Fakat bu defa farklı olarak iş, bir devlet sistematiğiyle, o soğuklukta, o belirsizlikte ve duygulardan uzak yürüyor. Hiçbir şekilde bu meselenin toplumsallaşmasını istemiyorlar; bu tercihli olarak karar verilmiş bir strateji. Hesapsız, plansız, kendi koltuğuna ve ikbaline çıkar sağlamayacak herhangi bir toplumsal meseleye el uzatacak bir muhatapla karşı karşıya değiliz. Hükümet ayağı bu işi gizlenerek yapmak istiyor; belki yine masayı devirecek ve ondan böyle yürütüyor ya da bunu ortağının sırtına yükleyerek, fayda görürse kendisi ortaya çıkmak istiyor.
 
Devlet hâlâ sorunlu bir baba konumundan çıkamıyor. Zulmeden, isyan edenin isyanını kabul etmek istemeyen ve mümkünse ondan özür ve pişmanlık alarak "bir daha kimse bu babaya karşı isyan etmesin" duygusuyla yaklaşan bir akıl var. 2026 yılına geldik, hâlâ "pişman olduğunuzu söyleyin bu işi halledelim" bakış açısındalar. Kürt halkı özelinde de bu durum "biz ne için, neden vazgeçtik?" sorularının uyanmasına neden oldu; özellikle son sürecin uğradığı başarısızlıktan ve yaşanan kanlı süreçten sonra. Türk medyasının yüzde 99'u hükümet odaklı veya milliyetçi reflekslerle çalıştığı için çok az insan orada yaşananın ne demek olduğu üzerine düşünmüştür.
 
 
*Bu süreçte Devlet Bahçeli’nin çıkışlarını ve kullandığı dili nasıl yorumluyorsunuz?
 
Burada en çok şaşırtan, Devlet Bahçeli gibi bir ismin son derece değişen dili ve bu süreçte üzerine aldığı rol oldu. Milliyetçi hareketin esas "babası" olarak tanımlanan kişinin Abdullah Öcalan’ı kurucu lider diye tanımlıyor olması bile aslında çok büyük bir aşama ve ivmedir. Bunu kıymetli buluyorum çünkü çok büyük bir milliyetçi kitleye hitap ediyor. Söyledikleri, bir olasılık olarak artık o insanların evlerine, hayatlarına girdi. Diyarbakır’da da gördüğümüz Gürkan Çakıroğlu gibi milliyetçi yerden bakan insanlar da artık Bahçeli’nin kullandığı dili kullanıyor. Belki bu dillendirmeler arttıkça milliyetçi kesimin bu olayı içselleştirmesi de farklılaşacak ve bu iş siyasetçilerin oy kartı olmaktan çıkıp toplumun talep edeceği bir barış hâline gelecek.
 
“Önümüzdeki bir ay içinde bir şey olmazsa artık bunun adına oyalama değil, ‘durma’ denir.”
 
*Peki, önümüzdeki dönemde devletten yasal bir adım ya da süreçte yeni bir gelişme bekliyor musunuz?
 
Ben zaten asla bu kadar hızlı yasal adım atılacağını düşünmüyordum. Sonuçta iktidarın kendi seçim takvimi ve anayasa değişikliği talepleri var; bunu bu meseleyle beraber yürümeden yapabilmesi mümkün değil. Önümüzdeki bir ay içinde bir şey olmazsa artık bunun adına oyalama değil, "durma" denir. Son dönemde İmralı’nın görüş kapasitesinin artırılacağı, akademisyen, siyasetçi ve gazetecilerle temasının sağlanacağı çokça dillendiriliyor. Ben bir ara adım olarak bunu yapacaklarını düşünüyorum; yasaları bir sonraki yasama yılına sarkıtıp, İmralı’nın kapılarını biraz açarak kendi ellerini rahatlatıp yaz dönemini böyle atlatacaklardır. Çünkü muhatabımızın derdinin barış olmadığını, kişisel yolculuğunda kendi güvenliğini sağlamak ve iktidarını korumak olduğunu biliyoruz.
 
“Bir kişiye bile barış ihtimalini, bu meselenin özünü anlatsak kazanımdır.”
 
*Kamuoyundan gizli yürütülen bu görüşme trafiği ve şeffaf olmayan süreç barış ihtimalini nasıl etkiliyor?
 
Büyük ihtimalle bizim hiç haberimiz olmayan, duysak inanamayacağımız kadar ileri düzeyde birtakım temaslar olduğunu düşünüyorum; devlet ve Öcalan özelinde, keza Kandil özelinde de. Fakat bunu gizleyerek yapıyorlar; kamuya açıklamasınlar, oturanlar ne olduğunu anlatmasınlar istiyorlar. İmralı heyetinin çıkıştaki açıklamalarından da belli bir kısıtlama olduğu anlaşılıyor; bir metin çıkıyor ve o onaylanıyor herhalde.
 
Bu iş hiçbir yere de varmayabilir, çok fazla bir yere de varabilir. Ama ben şahsen bu sürecin böyle sürmesinin bile bir kazanım olduğunu düşünüyorum. Çünkü şu an sizinle bu röportajı yapabiliyoruz, ben yazılar yazabiliyorum. O korku ortamının, devletin dayattığı "bu meseleye dokunan yanar" hâlinin sönümlendiği bir ortamda fırsat yakalıyoruz. Bir kişiye bile barış ihtimalini, bu meselenin özünü anlatsak kazanımdır. O zaman toplumun barışı talep etme şansı doğar. Bu yüzden bu barışa her türlü çok sahip çıkmak ve risk almak gerekiyorsa bu bedeli ödemek gerektiğine inanıyorum. Çünkü gelecek nesillere bu işi bu şekilde taşıyor olmanın hiçbir manası yok, bu onlara haksızlıktır. Silah yakmanın etkisi mutlaka olumluydu ama devlet ısrarla "silahların tamamını teslim edin" argümanını yaydığı için toplumun çoğunluğu da o bakış açısının içinde kalarak meseleyi sembolik bir eylem düzeyinde gördü.
  
“Objektif bakıyorsak meselelere devletin tanımlamalarından uzaklaşarak bakmalıyız.”
 
*Türkiye medyasının Kürt meselesine yaklaşımını ve ana akım habercilik dilini nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Özellikle Kürt meselesine ilişkin olarak Türkiye medyasını bir bütün olarak ele alırsak, Kürt medyasını işin dışında bırakarak söylüyorum, çok taraflı bir gazetecilik yapılıyor. Çoğu kendisini bir taraf olarak konumlandırıyor. Bu sebeple de tabii tarafsız bir habercilik olmuyor; örgüte yönelik kişiselleştirilmiş bir öfke ya da düşmanlıkla yayın yapılıyor. Tabii buna gazetecilik demek mümkün değil. Objektif bakıyorsak meselelere devletin tanımlamalarından uzaklaşarak bakmalıyız. Okurlara gazetecilik ilkelerine uyarak söz vermek gerekir ki, "Barış Gazeteciliği" de biraz böyle bir gazetecilik türüdür zaten.