Ayşegül Doğan: Sürecin ana aktörü için koşullar oluşturulmalı

  • 11:03 7 Mayıs 2026
  • Siyaset
ANKARA- DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde yasal düzenlemelerde yaşanan gecikmenin endişeleri artırdığını belirterek, Abdullah Öcalan’ın sürece doğrudan katkı sunabileceği hukuki ve iletişim koşullarının oluşturulmasının “kritik önemde” olduğunu söyledi. Ayşegül Doğan, “Hukuk, demokrasi ve özgürlük bu süreç için olmazsa olmaz” dedi.
 
 Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcüsü Ayşegül Doğan, MYK gündemine ilişkin genel merkezlerinde basın toplantısı düzenledi. Ayşegül Doğan, DEM Parti’nin Eylül ayında kongreye giderek yeniden yapılacağını ifade etti.
 
‘Amedspor barış ve demokrasi isteyenlerin sesi oldu’
 
Amedspor’un Süper Lig’e yükselmesini kutlayan Ayşegül Doğan, Amedspor’un yasaklarla, baskı ve ayrımcılıkla buraya yükseldiğini hatırlattı. Ayşegül Doğan, “Demokrasi ve barış isteyen milyonların ortak sesine bir soluk oldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan'dan MHP Genel Başkanı Bahçeli'ye, Özgür Özel'den İmamoğlu'na, yine Barzani'den Mazlum Abdi'ye kadar uzanan birçok hatta futbol takımını da kapsayan farklı kesimlerin tebrikleri de heyecan yarattı. Şimdi bütün bu heyecan yaratıcı gelişmeler, bazı konulara duyduğumuz özlemin göstergesi olarak değerlendirilmeli. Özgürlük, eşitlik, demokrasi, bir arada yaşam; halkların ortak bir şekilde nefes alabildikleri, soluklanabildikleri demokratik bir Türkiye tasavvuru için güçlü bir özlemi ve arzuyu Amedspor ortaya koymuş oldu” dedi.
 
‘Pozitif katkıyı olumlu buluyoruz’
 
MYK’nin önemli gündemlerinden birinin Barış ve Demokratik Toplum Süreci olduğunu söyleyen Ayşegül Doğan, “Barış süreci ve siyasallaşma koordinatörlüğü” önerisini de tartıştıklarını belirterek, “Türkiye'nin temel ihtiyacı, adı ne olursa olsun, demokratik çözümü esas alan, toplumsal uzlaşıyı büyüten ve kalıcı barışı hedefleyen bir iradedir. Çünkü demokratik çözüm, toplumsal uzlaşı ve kalıcı barış hepimizin geleceğini ilgilendiriyor. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin grup toplantısında yaptığı öneriden sonra aynı gün Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan da grup toplantısında bu konuya ilişkin DEM Parti’nin tavrını söyledi ve ‘Bu önerinin altına imza atıyoruz’ dedi. Çünkü biz parti olarak barış sürecinin güçlenmesi, siyasallaşmanın önünün açılması, yani demokratik siyaset alanının genişlemesinin Türkiye için vazgeçilmez olduğunu düşünüyoruz. Dolayısıyla bu konuya ilişkin yapılan ön açıcı, pozitif her katkıyı elbette anlamlı ve değerli buluyoruz” diye belirtti.
 
Kürt Halk Önderi’nin koşulları
 
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın koşullarının hukuken oluşturulmasına değinen Ayşegül Doğan şöyle devam etti: “Yine bu tür önerileri çatışmasızlık, demokratik çözüm ve toplumsal barışın inşasına destek sağlayabilecek yönde değerlendirmek gerekiyor. Neticede MHP Genel Başkanı bir öneride bulunuyor, bir tartışma açıyor ve hâlihazırda açık olan bir tartışmaya ilişkin de kendi açısından yol gösterici bir katkı sunmaya çalışıyor. Tabii bizim de konuya ilişkin çeşitli önerilerimiz var. Bu tartışmanın Sayın Öcalan ve statü meselesiyle birlikte ortaya çıktığını ve böyle başladığını da hatırlatmak gerekiyor. Türkiye'de geçmiş deneyimler bize şunu gösterdi: Barış için resmiyet kazanmış, yasal güvencelerle çerçevelenmiş demokratik bir muhataplık zemininin oluşturulması kritik önem taşıyor. Hem barışın inşası hem siyasallaşma hem de demokratik siyaset alanının açılması için ana aktör olan Sayın Öcalan’ın, tabii ki hukuken bu ana aktörlüğünü değerlendirebileceği koşulların oluşturulması bizim açımızdan çok kritik bir öneme sahip.
 
Sürece dair tespit ve uyarılar
 
Süreçte belirsizlikler ve zorluklar var. DEM Parti olarak bu zorlukların aşılması için elimizden geleni fazlasıyla yapmaya çalışıyoruz. Gecikme var. Bu gecikme endişeleri artırıyor. Ama tüm bunlarla birlikte şunu biliyoruz ki bu süreç çok kıymetli ve çok stratejik bir süreç. Yaklaşım da bu şekilde olmalı. Dünyanın çeşitli yerlerinde çatışma çözümleri yaşandı ve bu çatışma çözümü modellerinde de şunu gördük ki barışın kalıcı hale gelmesi için birtakım konularda hukuki güvencelere ihtiyaç var. PKK’nin feshinin üzerinden bir yıl geçti. Bu bir yıl içerisinde silahlar yakılarak imha edildi. Çekilme kararı açıklandı. Bunun geri dönüşü olmayan bir karar olduğu söylendi. Ancak yasal düzenlemelerle ilgili gecikme var. Örneğin, yine hatırlatmak gerekirse, silahları yakarak imha eden ve buna öncülük eden isimlerden biri yönetici kadroda bulunan Bese Hozat’tı. Akabinde bazı siyasiler ‘Keşke dönebilselerdi’ dediler. Ancak dönemediler çünkü dönüşlerini sağlayabilecek hukuki bir zemin yoktu. Hem fesih üzerinden hem de 11 Temmuz’daki Süleymaniye’de gerçekleşen silah yakma anının üzerinden de bir yıl geçmiş olacak. Ve hâlâ biz, yasal düzenlemeler konusunda gecikmenin daha fazla olmaması gerektiğine ilişkin uyarılarda bulunuyoruz. Uyarılarda bulunmak, tespitler yapmak ve bu konuya dikkat çekmek, bizim bu konudaki kararlılığımızın göstergesi olarak kabul edilmeli.
 
Hukuk, demokrasi ve özgürlük bu süreç için olmazsa olmaz
 
Ve biz bu tarihsel fırsatla ilgili şunu söylüyoruz: Evet, fiili olarak yapılabilecekler var. Yapıldı da. Ancak artık bu aşamada fiilen yapılacaklardan ziyade hukuken yapılacakları da konuşabiliyor olmamız gerekiyor. Fakat henüz böyle bir aşamaya gelmedik. Temennimiz, bu aşamanın hızlı bir biçimde ilerlemesi ve artık gerçekten kategorik olmayan, kapsayıcı, bütüncül bir yasanın oluşturulması ve bu fırsatın bu şekilde değerlendirilmesidir. Bunlar sürecin olması gerekenleridir. Hukuk, demokrasi ve özgürlük bu süreç için olmazsa olmazdır. Bu nedenle bu iradenin güçlenmesi için siyaset kurumunun da cesur, yapıcı ve çözüm odaklı adımlar atması gerekiyor. Biz mesela bunun çabası içerisindeyiz. Yeni döneme göre yeni bir yol haritası belirlemek, yeni dönemin dilini oluşturmak, yeni dönemde yapılacak siyasetin yol haritasına özenle ve titizlikle çalışmak; demokratik siyaset alanının genişlemesi için Türkiye’de ihtiyaç duyulan düzenlemeleri hep birlikte yapmak, barışın toplumsallaşmasını sağlamak ve bu sürecin güçlü bir toplumsal destekle sahiplenilmesine zemin oluşturacak hukuki olanakları herkes için, ayrımsız bir biçimde yaratmak gerekiyor. Dolayısıyla tüm siyasi aktörler sorumlu bir dil kullanmalı ve barış ihtimalini büyüten bir yaklaşım sergilemeli.
 
İmralı ile doğrudan iletişim
 
Sayın Öcalan'ın toplumla iletişimini sağlayacak kanallar açılmalı dedik. Gazeteciler sorularını sorabilmeli, gidip görmek isteyenler doğrudan gidip görüp sorularını yöneltebilmeli. Koşullar da bu sürece doğrudan katkı sunabilecek şekilde olmalı. Baş aktörden, temel muhataptan bahsediyoruz. İletişim olanaklarından yoksun bir şekilde bu sürece nasıl ivme kazandırabilir? Nitekim kendisi de son gönderdiği mesajda buna özellikle dikkat çekmişti. DEM Parti İmralı Heyeti aracılığıyla yazılı olarak yayımlanan mesajda buna vurgu yapıldı. Dolayısıyla bir ayı aşkın zamandır DEM Parti İmralı Heyeti’nin Sayın Öcalan’la görüşemiyor olması kamuoyunda hem endişe yaratıyor hem de farklı soruların ortaya çıkmasına neden oluyor. O nedenle biz bir an önce Sayın Öcalan’la yapılması gereken görüşmelerin gerçekleştirilmesini diliyoruz ve bunun hızlandırılması gerektiğini düşünüyoruz. Ayrıca kendisinin doğrudan iletişim kurabileceği koşulların oluşmasının da özellikle geldiğimiz aşamada kritik bir öneme sahip olduğunu düşünüyoruz. Sürecin olağan temposundaki belirsizliklerin giderilmesi ve kamuoyunda oluşan toplumsal kaygıların ortadan kaldırılması açısından bunun çok elzem olduğunu değerlendiriyoruz.
 
Manipülatif tartışmalar var
 
Özellikle barış süreci ve siyasallaşma koordinatörlüğüne ilişkin manipülatif tartışmalar da var. Bu manipülatif tartışmaların ne bu sürece ne de Türkiye toplumuna bir katkısı bulunuyor. Bunların bilerek ve kasıtlı bir şekilde yaygınlaştırılmaya çalışıldığını biliyoruz. Bu konuda tecrübeliyiz. Ancak yalnızca bizim tecrübeli olmamız yetmez. Bu mesele yalnızca DEM Parti’nin omuzlarına bırakılacak bir konu da değildir. Biz, ağır bedellerine rağmen inandığımız ve vazgeçilmez değerler olarak kabul ettiğimiz için yıllardır bu sorumluluğu taşıyoruz, taşımaya devam edeceğiz. Ancak Türkiye’de bu sorumluluğun farklı siyasal ve toplumsal kesimler tarafından da ortak şekilde taşınacağına ilişkin bir beklenti olduğunu biliyoruz. Bu beklentinin karşılanması gerektiğini ifade etmek istiyorum.
 
Eylül ayında kongreye gitmeyi planlıyoruz
 
Kongre çalışmaları da MYK’mızın gündemindeydi. Eylül ayında kongreye gitmeyi planlıyoruz. Tarih henüz netleşmedi. Hazırlık komisyonu oluşturma çalışmalarımız da dün itibarıyla başladı. Daha önce yaptığımız Merkez Yürütme Kurulu toplantısında iki gün süren kapsamlı değerlendirmeler yapmıştık. Şimdi artık il ve ilçe konferanslarını da yapmaya başlayacağız. Bir yandan da bölge toplantıları yapıyoruz. Yani bütün bu süreci hem il ve ilçe yöneticilerimizle hem parti meclisi üyelerimizle hem de en geniş ölçekte DEM Parti’ye gönül veren insanlara ulaşmaya çalışarak ilerleteceğiz. Bir yenilenmeden, yeniden yapılanmadan bahsediyoruz ve bütün bunları konferanslarda değerlendiriyoruz. Ortaya çıkan manipülatif haberlere lütfen itibar etmeyiniz. Bu konularla ilgili henüz alınmış kararlar yok. Çünkü bunlar konferanslarda tartışılacak. Konferans iradesinin önüne geçmeye çalışan bu spekülatif değerlendirmelere itibar etmek yerine DEM Parti kaynaklarının açıklamalarını dikkate alınız ve konferansları takip ediniz. Kongre sürecini takip ediniz. Tabii ki her şey tartışmaya açık. İsim de dahil olmak üzere. Çünkü yeni döneme, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin ruhuna uygun bir şekilde hazırlanıyoruz.
 
Aile Yılı Genelgesi
 
Aile Yılı Genelgesi, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın imzasıyla bildiğiniz üzere 2026-2035 yıllarını kapsayan ‘Aile ve Nüfus 10 Yılı Genelgesi’ olarak Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Genelgede evlilik ve çok çocuklu aile yapısının destekleneceği söyleniyor. Nüfusu artırıcı, çocuk sahibi olmayı özendiren uygulamaların hayata geçirileceği ifade ediliyor. Yine doğurganlık hızındaki düşüşten bahsediliyor. Evet, doğru; bir düşüş var. Ancak bu düşüşün nedenlerine eğilmek gerekiyor. Bu konulara ilişkin esaslı politikalar geliştirmek gerekiyor. Bu genelge ise bu politikaları kapsamıyor. Şimdi yoksulluğun bu denli derinleştiği bir Türkiye’den bahsediyoruz. Çocukların okula aç gittiği bir ülkeden bahsediyoruz. Ailelerin çocuklarının temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığı bir gerçeklikten söz ediyoruz. Bu yaklaşım ve politikalar, bu durum karşısında ne kadar gerçekçi ve geçerli çözümler üretiyor? Dolayısıyla konuya çok katmanlı bakmak ve farklı açılardan politikalar üretmek gerekiyor.
 
Kürtçe ayrımcı politikaların hedefi halinde
 
15 Mayıs Kürt Dil Bayramı’yla ilgili komisyonumuz tarafından birtakım hazırlıklar yapılıyor. Latin alfabesiyle çıkarılan Kürtçe Hawar dergisinin ilk sayısı 15 Mayıs 1932’de Celadet Ali Bedirxan öncülüğünde yayımlandı. Kürtçenin Latin alfabesiyle modern bir yazım diline kavuşması çok önemli tarihsel bir eşik olarak kabul ediliyor. Bu nedenle de bu tarih Kürt Dil Bayramı olarak kutlanıyor. Türkiye’de Türkçeden sonra en yaygın konuşulan dilden bahsediyoruz. Milyonlarca yurttaşın dilinden bahsediyoruz. Buna rağmen Kürt diline yönelik baskılar Cumhuriyet tarihi boyunca çeşitli şekillerde devam etti. Ve hâlâ Kürtçe ayrımcı politikaların hedefi halinde. Bu politikalar, bırakın Kürtçenin gelişmesini, uluslararası sözleşmelerin ve anayasanın temelini oluşturan eşitlik ilkesinin yanı sıra evrensel insan haklarının temel unsurlarından olan ana dilini konuşma, ana dilinde eğitim görme ve ana dilinde kamusal hizmet alma gibi hakları dahi Kürtçe özelinde fiilen yasaklı hale getiriyor. Bugün de Kürtçe ve lehçelerine yönelik baskılar, yasal ve fiili engellemeler eğitimden kamusal hizmetlere, kültürel üretimden medyaya kadar çok çeşitli alanlarda sürüyor.
 
Gönül isterdi ki Kürt Dil Bayramı’nı ortak bir değer olarak kutlayabilelim. Kürt dili ve lehçelerinin kullanımı önündeki engeller kaldırılmış olsun ve Türkiye’de herkes anadilinde özgür ve eşit bir biçimde yaşayabilsin, konuşabilsin. Gecikmiş olsak da, çok kayba neden olmuş olsa da ne yazık ki böyle bir imkân ve zemin hâlâ mevcut. Bunu değerlendirmemiz gerekiyor. Dil ve diller yalnızca bir iletişim aracı değildir; tarihsel ve kültürel belleğin, toplumsal var oluşun ve bireysel kimliklerin taşıyıcılarıdır. Dolayısıyla dillere özgürlük, toplumu ayrıştırmak yerine demokrasiyi güçlendirecek temel adımlardan biri olacaktır.”