Nezahat Doğan: Süreç şeffaflaşmalı, gazeteciler İmralı’ya gitmeli

  • 09:07 21 Mayıs 2026
  • Güncel
Elfazi Toral 
 
İSTANBUL – Kürt meselesinin çözümünde İmralı’yı işaret eden Gazeteci Nezahat Doğan, sürecin şeffaflaşması ve manipülasyonların önüne geçilmesi için birinci elden haber hakkının önemine vurgu yaptı. "Umut hakkı" ve yasal güvencelerin altını çizen Nezahat Doğan, barış gazeteciliğini büyütme çağrısında bulunarak, "İmralı kapılarını açın, biz gazeteciler gidip görüşelim" dedi.
 
Türkiye’de birçok gazeteci, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin başladığı 27 Şubat’tan bu yana  Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile yüz yüze bir röportaj gerçekleştirme talebiyle Adalet Bakanlığı’na başvuruda bulundu. 1 yılı aşkındır gazetecilerin başvurularına olumlu veya olumsuz her hangi bir yanıt dahi verilmedi. Kürt meselesi ve İmralı tecrit sistemine karşı kadın odaklı hakikat mücadelesi yürüten gazetecilerden Nezahat Doğan, Adalet Bakanlığı’na yaptıkları başvurunun üzerinden bir yıl geçmesine rağmen barış gazeteciliği, demokratik sistem inşası ve anayasal çözüm başlıklarına dair ajansımızın sorularını yanıtladı.  
 
“İmralı'nın kapılarının açılmasını; Kürt meselesinin çözümünde Kürt halk önderi Abdullah Öcalan'ın olduğu yerdeki çözümü, adımları, ortaya koyduğu paradigmayı ve yol haritasını çerçevesinde kamuoyunu bilgilendirmeyi amaçlıyorduk.”
 
 
*Kürt meselesi ve çözüm süreci tartışmalarında merkezi bir aktör olarak görülen Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile doğrudan görüşme talebinizin gazetecilik ilkeleri açısından temel gerekçeleri nelerdir ve bu talebin, özgür basının tecrit sistemine karşı yürüttüğü hakikat mücadelesindeki yer nasıl değerlendirilmelidir?
 
Sürecin ilerlediği yerde İmralı kapılarının açılması, bundan öncesinde de özellikle tecridin kaldırılması konusunda; tecridin ne olduğu, nasıl işletildiği ve ağırlaştırılmış tecrit sisteminin karşısında umut hakkıyla birlikte belki birazcık daha meselenin özünü ortaya koymak, tartışmak ve tartıştırmak üzerinden o dönemde çok fazla hamleler ve planlamalar söz konusuydu. Biz de tabii yine bu çerçevede hem DFG hem de Mezopotamya Kadın Gazeteciler Derneği olarak planladığımız birçok gazeteciyle ortaklaşarak, İmralı'nın kapılarının açılmasını; Kürt meselesinin çözümünde Kürt halk önderi Abdullah Öcalan'ın olduğu yerdeki çözümü, adımları, ortaya koyduğu paradigmayı ve yol haritasını çerçevesinde kamuoyunu bilgilendirmeyi amaçlıyorduk. Ama şunu hemen hatırlayalım ki tabii ki 1 Ekim sonrasında biz yine tecridi konuşmaya ve tecridin kaldırılması için adımların atılması yönünde basınç yapılan ortamlardan bugüne geldik.
 
“Bugün baktığımızda, bu başvuruyu 7 Şubat'ta yapmıştık ve gelinen yerde bir seneyi devirdik. Dolayısıyla biz bugün hâlâ o kapıların açılmasını talep ediyoruz.”
 
*Adalet Bakanlığı’na yaptığınız başvurunun arka planından, o dönem gazeteciler arasında var olan mesafelerden ve özellikle kadın odaklı gerçekleştirdiğiniz bu eylemsellikten bahseder misiniz?
 
Biz birçok gazeteciyle konuştuğumuzda, Adalet Bakanlığı'na böyle bir başvuru yapmak, İmralı'nın kapılarının açılmasını zorlamak ve taleplerimizi iletmek üzerine ortaklaşmaya çalıştık; o dönemlerde de birçok gazeteci arkadaşımızla konuştuk. Fakat bugünkü konjonktür, şu anki durum olsa elbette ki çok farklı olurdu. Bugün herkes, “Gidelim, başvuru yapalım” diyor. Ama o dönemde yan yana gelişlerde de mesafe vardı. Maalesef özgür basın ya da gerçekleri yansıtan gazeteciler ve basın yayın organları dediğimizde de yan yana gelişlerde sorun vardı. Hele de şunu bir kez daha ortaya koyalım ve bundan imtina etmeyelim; Özgür Basın’la ve Kürt gazetecilerle yan yana gelişlerde de mesafe vardı. Bugün o mesafe, barış gazeteciliği adına biraz daha ortadan kalkmış gibi görünüyor ama bunun çok daha güçlendirilmesi lazım. Özünde o dönem yaptığımız başvuruda; ilk başta Dicle Müftüoğlu, Diren Yurtsever, içinde benim de yer aldığım ve sonrasında yine birkaç gazeteci arkadaşımızın, Banu Güven ile İrfan Aktan'ın da yer aldığı bir süreç söz konusuydu. Biz, Hilmi Hacaloğlu'nun da içinde olduğu başvuruları yaptık. Bazı arkadaşlarımız başvuruları bireysel yaptılar ama biz öncelikle kadınlar eksenli bir ortaklaşmayı tercih ettik. Bu sözün de bu adımın da öncüsü kadınlar olsun diyerek bir eylemsellik gerçekleştirdik ve Adalet Bakanlığı'na başvurumuzu yaptık. Bugün baktığımızda, bu başvuruyu 7 Şubat'ta yapmıştık ve gelinen yerde bir seneyi devirdik. Dolayısıyla biz bugün hâlâ o kapıların açılmasını talep ediyoruz. Bence bugün daha güçlü bir basınçla, daha çok gazetecinin İmralı'ya giderek Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'la görüşmesinin, iletişim koşullarının ve zemininin çok daha ivedilikle, hızlı bir şekilde açılması gerekiyor.
 
 
*Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat çağrısı ve paradigması temelinde bahsettiğiniz bu yeni sistem inşası, Türkiye’nin içinden geçtiği toplumsal ve ekonomik çöküş karşısında ne anlam ifade ediyor?
 
Şiddetin bu kadar yaygınlaştığı ve o şiddet sarmalının içinde kadınların, çocukların hedef alındığı yerde; ekonomik kriz, yoksulluk ve işsizlikle birlikte Türkiye'nin artık geldiği nokta, yeni bir dönemde demokratik bir sistemi oluşturmasından geçiyordu. Bu bence 27 Şubat çağrısı ve paradigmasının, bu anlamda yeni bir sistemin inşası demek olduğunu gösteriyor. O sistemin de devletlerin toplumla entegre bir şekilde inşasından bahsediyor ve bunun yol haritasını ortaya koyuyor. Çünkü devletler çöküyor, sistemler çöküyor. Artık onların yerine yeni sistemlerin inşası söz konusu.
 
“Bunun içinde hem bir demokratik birlik oluşumunun, aynı zamanda demokratik toplumun ve bu toplumun inşasıyla birlikte demokratik entegrasyonun olması gerekiyor.”
 
*Türkiye’nin 100 yıllık kronikleşmiş Kürt sorununun çözümü ve inşa edilmesi gereken bu anayasal çerçeve, tüm halkların özgürlüğüyle nasıl bağdaşıyor?
 
Bunun içinde hem bir demokratik birlik oluşumunun, aynı zamanda demokratik toplumun ve bu toplumun inşasıyla birlikte demokratik entegrasyonun olması gerekiyor. Bu, bir tarafıyla da Kürt halk önderi Abdullah Öcalan'ın aktardığı; devletin ve sistemin demokratikleşmesi, Kürtlerin yanı sıra bütün inançların, kimliklerin ve dillerin de o sistemin içerisine entegre olması demektir. Yani bu artık şu anlama geliyor: Türkiye'nin 100 yıllık, kronikleşmiş bir Kürt sorunu var. Bugün tek tip olarak Türklük üzerine inşa edilen ve 100 yıllık Cumhuriyet sisteminin; anayasayla ve yeni hukuk çerçevesiyle kimliklerin de tanınacağı ikinci bir demokratik Cumhuriyet yüzyılı taahhüdünü içermesi gerekiyor. Şu da çok önemlidir ki; bu durum sadece Kürt meselesinin varlığı ve çözümüyle değil, bu çözümün anayasal ve hukuksal çerçevesinin oluşmasıyla birlikte aynı zamanda bütün halkların ve bireylerin özgürlüğü anlamına gelmektedir.
 
 
“O yüzden kamuoyuna doğru sorular sorarak; Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın ne söylediğini, nasıl bir paradigmasının olduğunu, nasıl bir yol haritası taşıdığını, nasıl bir toplum ve sistem tahayyülü bulunduğunu, kendi görüşlerinin ne olduğunu doğrudan kendisinin anlatması yoluyla kamuoyuyla paylaşmak gerekir.”
 
*Gazetecilerin doğrudan görüşme talebi, basın özgürlüğü tartışmaları açısından, medyadaki çarpıtma ve manipülasyon iklimi karşısında, Abdullah Öcalan’ın kendi fikirlerini ve yol haritasını doğrudan anlatması kamuoyu açısından neden önemlidir?
 
Bence gazetecilerin işi soru sormak, sorgulamak ve sorgulatmaktır. Biz sorularımızı doğru yerden kurmalı; o doğru kurduğumuz soruları da topluma ve kamuoyuna çarpıtmadan, manipüle etmeden, olduğu gibi, gerçekliği görünür kılarak doğru aktarmalıyız. Geride bıraktığımız bu bir yıllık süreç içerisinde gazetecilerin de sorumlu olduğu taraftan bakarsak; birçok gazetecinin, yayıncının meseleleri ne kadar çarpıttığı, ne kadar manipüle ettiği, ne kadar hedef gösterdiğine dair bir algı yaratmaya çalıştığı ortadadır. İşte bu noktada bizim derdimiz, gerçekleri görünür kılmaktır. O yüzden kamuoyuna doğru sorular sorarak; Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın ne söylediğini, nasıl bir paradigmasının olduğunu, nasıl bir yol haritası taşıdığını, nasıl bir toplum ve sistem tahayyülü bulunduğunu, kendi görüşlerinin ne olduğunu doğrudan kendisinin anlatması yoluyla kamuoyuyla paylaşmak gerekir. Çünkü kamuoyunun, yani toplumun hafızası 24 saattir; 24 saat içerisinde her şeyi unutuyor. Bugün biz sürecin şeffaflaşmasından bahsediyoruz. Bunu bahsederken de evet, devletin ve iktidarın güvenlikçi politikaları bulunmakla birlikte; hâlâ bu güvenlikçi politikaların sürdürüldüğü bir yerde, bu meselenin özünde demokratik bir sistem ve demokratik bir toplumla çözülebileceğinin ortaya konulması gerekliliği üzerinden konuşuyoruz.
 
“Bu süreç artık bir kez daha devletin, iktidarın ve yürütücülerin, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın varlığını ve aktörlüğünü tanımış olduğunu gösteriyor.”
 
*MHP lideri Devlet Bahçeli’nin “statü açığı” ve “barış koordinatörlüğü” gibi söylemlerini ve gelinen aşamada tarafların masadaki konumunu bir gazeteci olarak nasıl yorumluyorsunuz?
 
Bir buçuk senenin sonunda, MHP lideri Devlet Bahçeli'nin özellikle ezber bozan söylemleri söz konusudur; söz çok güçlüdür ama eylemsel pratikler lazımdır. Onun en son söylediği, “Bir statü açığı varsa, bu konuşulmadan bu sorunun çözüme gitmesini tartışıyor olacağız” dediği yer burasıdır. Aynı zamanda “barış ve siyasallaşma koordinatörlüğü” dediği yerden itibaren şu çok nettir ki; Meclis'in de devreye girdiği, demokratik siyaset zemininin de oluştuğu ve bu zeminin çok daha güçlenmesi gereken bir açıdan baktığımızda, toplumun kafasındaki soru işaretlerini gideriyor olmamız lazım. Bu taraflardan biri devlet, diğeri ise Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'dır ve bir masadadırlar. Dolayısıyla bir muhatap devlet, diğer aktör ve muhatap ise Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'dır. Çatışmalarda ve çözümlerde barış sağlanacaksa, “Neden savaşıyoruz?” sorusunu sorarak; “Neden savaştık?” derken “Neden barışıyoruz?” sorusunun da tarihsel geçmişle bugünü ele alarak ortaya konmuş olması gerekiyor. Bizim işte burada soracağımız sorular bunlardır. Neden bu süreç yaşandı? Neden çatışmalar yaşandı? Neden o inkâr bugün masaya geldi? Ve bugün masada olan varlığın tanınma noktasındaki Kürt meselesinin çözümünde artık devlet nerede duruyor, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan nerede duruyor? Dolayısıyla bir taraftan silahlar bırakıldı, daha doğrusu imha edildi, feshedildi.
 
Bugün gelinen yerde hem devlet tarafından hem de Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan tarafından artık geriye gidiş olmadığı çok net bir şekilde görülmektedir. Hukuk ve yasalar olursa silahların bir daha ele alınamayacağının, alınmayacağının belirtildiği bu noktada; hem örgütünün hem halkının hem de Kürt toplumunun ve herkesin yeni bir değişimle, dönüşümle ve yeni bir entegrasyonla varlıklarını ortaya koyması üzerinden önümüzde duran bir süreç var. Bu süreç artık bir kez daha devletin, iktidarın ve yürütücülerin, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın varlığını ve aktörlüğünü tanımış olduğunu gösteriyor. Şimdi bu şu demek değil; biz gazeteciler olarak şunu soruyoruz: Devlet görüşüyor, gerekli temaslar oluyor, heyet gidiyor ve geliyor. Biz de heyetin söylediklerinden yola çıkarak aslında içeride nasıl tartışmalar olduğunu, hangi başlıkların konuşulduğunu ele alıyoruz. Evet; burada barıştan, demokratik entegrasyondan, demokratik toplumdan, bütüncül yasalardan, özgür barış ve özgür yurttaşlık yasalarından bahsettiğimizde, bunların alt katmanlarının toplumun her alanına sirayet etmesi gerekir. Ancak bu gerekirken, biz gazetecilerin de bunu doğru anlaması, doğru anlamlandırması ve doğru bilgilenmesi lazım ki bunu kamuoyuna anlatacağımız dili, yazıyı ve kalemi ortaya koyabilelim; o gerçekliği yansıtabilelim. O nedenle bugün İmralı kapılarının açılması, dünden daha elzem ve dünden daha önemlidir.
 
“Ama bugün geldiğimiz ivme itibarıyla; demokratik siyaset zemininin ve Meclis'in, yasalar ve hukukla artık bu süreci çok daha güçlü ve hızlı bir şekilde işletmesi gerekmektedir.”
 
*Bahçeli'nin de işaret ettiği bu iletişim alanlarının açılması, statü tartışmaları, tecrit sistemi ve demokratik siyaset zemini yasal olarak nasıl işletilmelidir?
 
MHP lideri Devlet Bahçeli'nin de bir iletişim açığı olduğunun altını çizdiği bu iletişim alanları, bugün çok daha önemli bir yerde duruyor. Gazeteciler, sivil toplum örgütleri, bütün kanaat önderleri, akademisyenler ve hukukçular gidebilmeli; bu yolun açılması gerekmektedir. Statü dediğimiz mesele de aslında zaten masada olan bir aktörün, Kürtlerin “Benim baş müzakerecimdir” dediği ve devletin muhatap alarak görüştüğü bir masanın tarafı olan bir yerde, artık statü tartışmasının da olmazsa olmaz bir unsur olarak yerine getirilmesi ve hukukun işletilmesi demektir. Bu durum aynı zamanda umut hakkının tanınması ve bütün o hakların verilmesiyle ilgilidir. Geçmiş dönemlerde tartıştığımız tecridin, aslında hâlen bir nebze tecrit sistemi içerisinde devam ettiğini gördüğümüz bu süreçte biz şunu söylüyoruz: Çoktan o kapıların açılması ve gazetecilerin gidiyor olması gerekirdi. Bir sene önce her gazeteci gitmek istemiyordu, bundan imtina ediyordu. Çünkü bugün geldiğimiz yerde hukuk henüz işletilebilmiş, henüz devrede değil. Hukuk olmadan demokratik siyaset zemininin sağlanması mümkün değildir. Hukuk olmadan bugün “Silahlar bırakıldı mı, bırakılıyor mu?” tartışmasının işletilemeyeceğini 2013-2015 çözüm süreci döneminde gördük. Ama bugün geldiğimiz ivme itibarıyla; demokratik siyaset zemininin ve Meclis'in, yasalar ve hukukla artık bu süreci çok daha güçlü ve hızlı bir şekilde işletmesi gerekmektedir. Bunun; Türkiye'nin geleceği, hepimizin geleceği, özgür ve demokratik bir ülkenin olabilmesi adına en önemli başlıklardan ve adımlardan biri olacağını söyleyebiliriz.
 
“Daha da güçlenmeliyiz. Sistemleri ancak bizler zorlarız. Sorularımızla, o soruları doğru yansıtmakla, doğru sorular sormakla, her çeperden ve her kesimden kişilerle görüşüp o görüşleri doğru yansıtmakla; yani çarpıtmadan, algıyı değiştirmeden, gerçeği gerçek gibi ortaya koyarak bu gazeteciliği yapmamız en önemlisidir.”
 
*Gazeteciliğin baskı iklimine karşı tüm çevrelerden gazeteciler olarak nasıl bir dayanışma kurulmalı?
 
Gazeteciliğin tarafı; eksik olanı, yanlış olanı ve antidemokratik uygulamaları görünür kılmak, bunu yansıtmaktır. Gerçeği de o anlamda göstermektir. O yüzden biz gazetecilerin baskılandığı, otosansüre uğradığı, şiddet gördüğü, yargılandığı ve tutuklandığı bir iklimde bugün hepimiz için yeni bir gelecek ve umut tahayyülü var. Dolayısıyla bunun içerisinde birçok gazeteci arkadaşımızın da İmralı'ya giderek orada gazetecilik yapmak istediğini hepimiz biliyoruz. Ben buradan ancak şu sözü kurabilirim: Daha da güçlenmeliyiz. Sistemleri ancak bizler zorlarız. Sorularımızla, o soruları doğru yansıtmakla, doğru sorular sormakla, her çeperden ve her kesimden kişilerle görüşüp o görüşleri doğru yansıtmakla; yani çarpıtmadan, algıyı değiştirmeden, gerçeği gerçek gibi ortaya koyarak bu gazeteciliği yapmamız en önemlisidir. Biz başvurumuzu yaptığımız andan itibaren bir sene geçti. İşin açıkçası herhangi bir geri dönüş ya da sürecin olabilirliği/olmazlığı konusunda bir yanıt almadık. Evet, bugün kapılar açılsa gitmek istiyoruz. Tabii orada sıra bize gelir mi, onu bilmiyoruz; o da ayrı bir soru işareti olarak dursun. Ama sıra ister bize gelsin ister gelmesin, bütün mesele burada o iletişim koşullarının, iletişim alanının ve o kapıların son derece net bir şekilde açılması ve artık şeffaflaşmasıdır.
 
“Burada sokaktan en tepeye kadar herkese, hepimize büyük rol düşüyor. Herkesin “Bir senedir nefes alamıyoruz” dediği yerde bugün bir nefes almaya çalışıyoruz. Eğer bu ülkeye barış gelirse, barış sağlanırsa ve barışı konuşabilirsek; o nefesi daha özgür, daha rahat nefes aldığımız bir ortamda yaşayabileceğiz.”
 
*Toplumdaki güvensizliği aşmak, köklü Kürt sorununda gerçek bir empati zeminini yakalamak devlete düşen roller nelerdir?
 
Bugün hukukun işletilmediği noktada toplumun güvensizliği söz konusudur. Devletin bugün attığı adımlarla birlikte, kendi görüştüğü ve aktör olduğu yerde, bu masanın bir tarafı olduğu bir vasatta bugün toplumu bilgilendirme konusunda ciddi eksiklikler var. Evet, şu da bir gerçek: Barış süreçlerinin kendi dinamiği gereği her şeyin son derece hassas, dikkatli, ince elenip sık dokunması gerekir ve köklü bir Kürt sorununun geldiği aşamada barışın bir anda gelmesi, sağlanması çok da kolay değildir. Burada sokaktan en tepeye kadar herkese, hepimize büyük rol düşüyor. Herkesin “Bir senedir nefes alamıyoruz” dediği yerde bugün bir nefes almaya çalışıyoruz. Eğer bu ülkeye barış gelirse, barış sağlanırsa ve barışı konuşabilirsek; o nefesi daha özgür, daha rahat nefes aldığımız bir ortamda yaşayabileceğiz. O yüzden şu soruları sormamız lazım: Barış niçin gerekli? Barış neden lazım? Ve barışa giden yolda hepimiz, en ötekisinden en uçtakine, en farklısından diğerine kadar ne yapmalıyız, hangi adımları atmalıyız, nasıl ortaklaşmalıyız? O ortak zemini; hepimiz birbirimizi anlayarak, hepimiz birbirimizle empati kurarak, “Kürt sorunu neden var, neden bu sorun oldu?” sorularını sorup karşımızdaki Kürt olanın derdini ve sorunlarını anlayıp anlamlandırmaya çalışarak, ön yargılarımızdan sıyrılarak ancak yan yana gelişlerle sağlayabiliriz. 
O yüzden konuşan toplum olmayı bence her alana sirayet ettirmek lazım. Belki bizim gazeteciler olarak da eksik kalınan yerde şikâyet etmek, serzenişte bulunmak ya da beklemek değil; tam tersine o sınırları ve kapıları zorlamamız gerekir. Cumhurbaşkanı Erdoğan'a, MHP lideri Devlet Bahçeli'ye bir gazeteci olarak diyorum ki: İmralı kapılarını açın, biz gidip röportaj yapalım. İmralı kapılarını açın; biz gidip bu sürecin ne anlam ifade ettiğini, nasıl bir çözüm olduğunu, nasıl bir değişim ve dönüşüm vadettiğini, her kesimin sorduğu soruları soralım. Dolayısıyla biz gazeteciler daha çok bir araya gelelim, daha çok sınırları zorlayalım. Her alanda hukuk ve konuşan toplum için, toplumu doğru bilgilendirme ve İmralı'nın kapılarının açılması için daha ittirici bir güç olmaya devam edelim. Ben o yüzden buradan şunu tekrarlıyorum: İmralı kapılarını açın, biz gazeteciler gidip görüşelim.
 
“İmralı koşulları değişsin, iletişim alanları açılsın, statü tanınsın. Statü olmazsa olmazdır; çünkü devlet heyeti zaten fiilen bu statüyü tanımış ve muhatap olmuştur. Olabildiğince bu alanda çok daha güçlü bir enerjiye, sinerjiye ve ortak bir araya gelişlere ihtiyacımız var.”
 
*Bir yıldır yanıt alamadığınız bu süreçte geliştirdiğiniz yaratıcı yöntemlerden yola çıkarak, “barış gazeteciliği”  ekseninde tüm basına ve kurumlara yönelik nihai çağrınız nedir?
 
Bir yılı aşkındır herhangi bir gelişme yaşanmadı. Evet, biz bir sene önce bu başvuruları yaptık ama yollar ve kapılar açılmadı. Biz barış gazeteciliği yaparak, barışın nasıl bir anlam ifade ettiğini ortaya koyarak bu barış gazeteciliğini bütün alandaki gazetecilerle ortaklaştıralım. Bugün hep birlikte bir araya gelip Adalet Bakanlığı'na güçlü bir şekilde ortak bir talepte bulunalım; İmralı'ya gitmek istediğimize dair ortak başvuruyu yeniden yapalım. Yeniden ve yeniden sınırları ne kadar zorlarsak, koşulları ne kadar zorlamaya çalışırsak, o adımların atılmasını sağlamakta en azından kuyuya bir taş atmış olacağız. Dolayısıyla bu hepimizin sorumluluğudur. Eğer eksik kalınan bir alan varsa basın zorlar, gazeteciler zorlar. “Ne yapıyorsunuz, nasıl adım atacaksınız, eylemselliğiniz nedir, barışı nasıl toplumsallaştıracaksınız, konuşan toplumu nasıl yaratacaksınız, barış kime ve ne için lazım?” sorularını sormak gerekir. İmralı koşulları değişsin, iletişim alanları açılsın, statü tanınsın. Statü olmazsa olmazdır; çünkü devlet heyeti zaten fiilen bu statüyü tanımış ve muhatap olmuştur. Olabildiğince bu alanda çok daha güçlü bir enerjiye, sinerjiye ve ortak bir araya gelişlere ihtiyacımız var. Bugün bu süreç böyle ilerliyor. O yüzden şimdi o cesareti gösterip, şimdi o adımları atmak gerekir; bugün bunu yapmazsanız yarın yapmanın hiçbir anlamı kalmayacak. O yüzden bugünden yola çıkmak çok daha önemlidir.