Medya savaşı meşrulaştırıyor, kadınların tanıklığını yok sayıyor

  • 09:07 18 Ocak 2026
  • Medya Kritik
Pelşin Çetinkaya
 
HABER MERKEZİ – Halep ve Rojava’da kadınlar, siviller ve yaşam alanları hedef alınırken; ana akım ve muhalif medya, savaşı meşrulaştıran bir dil kuruyor. Katliamları “operasyon”, işgali “güvenlik” olarak sunan bu yayıncılık anlayışı, kadınların tanıklığını yok sayıyor ve ağır hak ihlallerini görünmez kılıyor.
 
Savaş dönemlerinde medyanın kullandığı dil yalnızca bir anlatım tercihi değil; doğrudan hayatları etkileyen, suçları meşrulaştıran ve hak ihlallerini görünmez kılan politik bir tutumdur. Özellikle kadınlara ve sivillere yönelik saldırıların yaşandığı çatışma süreçlerinde; katliamları “operasyon”, işgali “güvenlik”, failleri ise “meşru güç” olarak sunan yayıncılık anlayışı, etik ilkelere açıkça aykırıdır. Bu tür bir habercilik; kadınların uğradığı şiddeti, kaçırmaları, işkenceyi ve zorla yerinden edilmeyi sıradanlaştırırken, aynı zamanda cezasızlık zeminini büyütür. Hakikati açığa çıkarmak yerine iktidarların savaş politikalarına eklemlenen bu medya dili, kadınların tanıklıklarını susturur, yaşam hakkı ihlallerine kulak tıkar ve toplumu bilinçli biçimde yanıltır.
 
Halep ve Rojava’da sivillerin, kadınların ve yaşam alanlarının hedef alındığı saldırılar sürerken; Şam’a bağlı basın kuruluşları ile ülkedeki ana akım ve muhalif medya, HTŞ ve Türkiye’ye bağlı çetelerin işlediği suçları görünmez kılan bir yayın çizgisinde ısrar ediyor. Katliamların “operasyon”, işgalin “temizlik”, faillerin ise “ordu” olarak sunulduğu bu yayıncılık anlayışı; kaçırma, işkence ve zorla yerinden etme gibi ağır hak ihlallerini bilinçli biçimde örtbas ederek kamuoyunu yanıltıyor.
 
Kadınlar hedefte, medya suskun
 
HTŞ ve Türkiye destekli çetelerin; Suriye ve Rojava’da yaşayan Alevilere, Dürzilere, Süryanilere ve Kürtlere yönelik saldırıları aralıksız sürüyor. Yıllardır devam eden savaşta binlerce sivil katledilirken, en ağır bedeli yine kadınlar ve çocuklar ödüyor. Buna rağmen medya, kadınların yaşadıklarını görünür kılmak yerine saldırıların failini gizleyen bir dil kuruyor.
 
Yakın tarihte HTŞ ve Türkiye destekli çetelerin 6 Şubat’ta Halep’in Eşrefiyê ve Şêxmeqsûd mahallelerine yönelik saldırılarıyla başlayan süreç, kısa sürede sivilleri hedef alan yaygın bir saldırı dalgasına dönüştü. Bu saldırıların; ABD’nin arabuluculuğu, Fransa’nın desteği ve İsrail’den bir heyetin 5 Ocak’ta Şam yönetimiyle yaptığı görüşmenin ardından başlaması, bölgesel ve uluslararası güç dengeleri açısından dikkat çekici bir gelişme olmasına rağmen, medya bu bağı neredeyse hiç tartışmadı.
 
Yaşam alanları yıkılırken, kadınların sesi bastırılıyor
 
Gerçekleştirilen saldırılarda evler, mahalleler, hastaneler ve altyapı hedef alındı; gündelik yaşam enkazın altına gömüldü. Kadınlar yalnızca bombardımanla değil; yerinden edilme, güvencesizlik ve sürekli tehdit altında yaşamak zorunda bırakıldı. Ancak medya, bu çok yönlü şiddeti aktarmak yerine saldırıları teknik ve askeri bir dil içine hapsederek kadınların yaşadıklarını görünmez kıldı.
 
Dünyanın pek çok yerinde saldırılara karşı kadınların da öncülük ettiği eylemler sürerken, bu direniş hattı da medya tarafından ya görmezden gelindi ya da tali bir unsur olarak sunuldu.
 
Algı üretimi: Katliamlar ‘güvenlik’, kadınlar ‘yok’
 
Rojava’da hedef alınan yalnızca bir bölge değil; kadınların öncülüğünde inşa edilen, çok kimlikli ve eşitlikçi bir yaşam modelidir. Buna rağmen Şam’a bağlı basın kuruluşlarıyla ana akım ve muhalif medya, yayınlarıyla gerçekliği ters yüz eden bir algı üretmeye devam ediyor. Bu medya dili; sahada yaşanan katliamları görünmez kılarken, kadınların direnişini, örgütlü mücadelesini ve tanıklığını sistematik biçimde yok sayıyor. Sivillerin ve yaşam alanlarının hedef alınması “çatışma” ya da “güvenlik operasyonu” adı altında sunuluyor; kadınların anlattıkları ise çoğu zaman “asılsız” denilerek itibarsızlaştırılıyor.
 
Medyanın kullandığı dil suçları nasıl örtüyor?
 
*Sabah Gazetesi, saldırıları “Halep'te YPG/PKK ile sıcak çatışma! Suriye ordusu kritik noktayı temizledi” başlığıyla servis ederek, sivillere yönelik saldırıları askeri başarı olarak sundu. Gazetenin kullandığı nefret dili, barış ve demokratik toplum tartışmalarına nasıl yaklaşıldığını da açıkça ortaya koydu.
 
*Aynı gazetenin bir başka haberinde geçen “tahliye” ve “temizlik” ifadeleri ise gerçeği yansıtmıyor. Bölgede siviller doğrudan hedef alınırken, herhangi bir güvenli tahliye süreci işletilmiyor. Buna rağmen medya, kadınların ve çocukların yaşadıklarını yok sayarak algıyı bilinçli biçimde çarpıtıyor.
 
*A Haber, saldırıların failini ters yüz eden spotlarla, Suriye Geçici Hükümeti ve ona bağlı güçlerin rolünü gizlemeyi tercih etti.
 
*CNN Türk ise HTŞ ve Türkiye destekli çetelerin saldırılarını perdeleyen başlıklarla, sivillere ve kadınlara yönelik şiddeti görünmez kıldı.
 
Erkek egemen savaş, teşhir ve medya
 
HTŞ çetelerinin saldırılarında, asayiş üyesi Deniz Efrîn’in cenazesine yapılan işkence, militarizm ile erkek egemen zihniyetin nasıl iç içe geçtiğini bir kez daha gösterdi. Erkeklerin yürüttüğü savaşlarda, şiddet yalnızca katletmeyle sınırlı kalmıyor; kadın bedeni ve onuru üzerinden sistematik bir teşhir ve gözdağı politikasına dönüşüyor. Medya ise bu suçu ifşa etmek yerine çoğu zaman sessiz kalmayı tercih ediyor.
 
Savaşı normalleştiren aygıta dönüşüm
 
Bahsi geçen medya kuruluşlarının haberlerinde; HTŞ çetelerinin kaçırdığı kadınlara, işkenceye uğrayan sivillere ve zorla yerinden edilen ailelere dair neredeyse hiçbir bilgi yer almıyor. Bu sessizlik, hak ihlallerinin sürekliliğini besleyen bir araç haline geliyor. Bu yayıncılık anlayışıyla; kadınların, çocukların ve sivillerin maruz kaldığı suçlar görünmez kılınırken, failler korunuyor. Medya, hakikati açığa çıkarmak yerine savaşı normalleştiren bir aygıta dönüşüyor ve böylece bölgede yaşananlar, kamuoyuna çarpıtılmış bir gerçeklik olarak servis ediliyor.