Tülay Hatimoğulları: Barış için artık söz değil adım atma zamanı 2026-02-10 12:44:50   ANKARA - Rojava’daki anlaşmayla birlikte Türkiye’nin elinde mazeret kalmadığını söyleyen DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Şimdi süreci hızlandırmanın tam da zamanı. Eğer gerçekten bu sürece bir dinamizm kazandırılmak isteniyorsa aynı tas aynı hamamla devam edilemez. Gözle görünür bir değişimin başlaması şarttır” dedi.    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin grup toplantısında gündeme dair konuştu.   ‘3 yıl geçti, insanlar hala konteynerlerda yaşıyor’   6 Şubat depremi ile başlayan Tülay Hatimoğulları,  arama kurtarma çalışmalarının yerine getirilmediğini ve insanların ölüme terk edildiğini bir kez daha hatırlattı. Tülay Hatimoğulları, hayatta kalan depremzedelerin ise koşullarından bahsederek, “İlk yardımlar belediyelerden, sivil toplum örgütlerinden, demokratik kitle örgütlerinden, Alevi hareketinden, kurumlarından, kadınlardan, gençlerin örgütlenmelerinden geldi. İlk destekler onlardan geldi. Biz hepinize çok müteşekkiriz. Çünkü hayatta kalabilmemiz için bir dal oldunuz. Devlet ilk gün de yoktu. Bakın AFAD’ın kâğıttan kaplan içi boş bir kurum olduğu bu depremde ortaya çıktı.  Kurumları el uzatması gereken acılı durumlarda o kurum el uzatamıyorsa bu iktidar bu kurumların içini boşalttığı içindir. Bakın 3 yıl geçti aradan. Hala konteynerlarda yaşayan insanlar var. Adıyaman'da 40 binin üzerinde yurttaşımız konteynerde yaşıyor. Hatay'da 150 bininüzerinde insan konteynerde yaşıyor. Bunlar resmi rakamlar. Bir de resmi olmayan yani yıkılan evinin yerine konteynerını kurmuş olan aileler var. 21 metrekareye 3 yıldır sığdırılmış hayatlar söz konusu. Ve biz buradan bir kez daha soruyoruz. Deprem vergileri nerede” diye sordu.   ‘Siz hala depremzedeye müşteri muamelesi çekiyorsunuz’   Deprem bölgesinde yapılan toplu konutlar için depremzedelere boş kâğıtlar ve senetler imzalatıldığını söyleyen Tülay Hatimoğulları, “Devlet daha sonra oraya bir rakam yazacak. Yetkililer oraya bir rakam yazacak. Defalarca söyledik. Depremde sadece insanların evleri yıkılmadı. Sadece can kayıpları yok. İşsiz kaldı, aç kaldı, yoksul kaldı. Ve siz hala depremzedeye bir müşteri muamelesi çekiyorsunuz. Bunu kabul etmek mümkün değil. Bakın Çevre Şehircilik ve İklim Bakanı özel bir ticari şirketin patronu gibi çalışıyor. İktidarın mantığı bu. Bu utanç verici bir mantık.  Deprem konutları depremzedelere ücretsiz verilmelidir ve imzalanan o senetler yok hükmünde sayılmalıdır.  Ayrıca defalarca dile getirdiğimiz bir konu var ki, o da deprem bölgesinde yaşanan elektrik kesintileri. Ayıptır. İnsanlar yılbaşına bir haftalık elektrik kesintisi ile girdi. Bunu hangi vicdan kabul eder? Elektrik kesintileri giderilmelidir acil bir şekilde” sözlerini kullandı.   ‘Türkiye’de yoksulluk ve barınamama en yıkıcı sorun’    Konuşmasının devamında ise Tülay Hatimoğulları şunları belirtti: “Ülkenin genelinde de başka bir yıkım devam ediyor. Ekonomik çöküş. Türkiye'de yoksulluk, geçinememe, barınamama, ülkenin en yıkıcı sorunu olmaya devam ediyor. İktidar bu gerçekliğin üstünü örtmeye çalışsa da nafile. Sayın Bakan, ülkenin hali harap. İşsizlik patlaması yaşanıyor bu ülkede. Enflasyon vatandaşın belini bükmedi sadece, kırdı. Yurttaş, emekli isyanda. Ama neymiş? Program son aşamasındaymış. Bravo valla. Gerçek şudur.  Halkın ekonomi yönetimine inancı  yüzde 10'lara düşmüş durumdadır.   Epstein dosyaları kapitalist sistemin iğrenç sonucudur   Epstein dosyaları, kapitalist sistemin kokuşmuşluğunu, çürümüşlüğünü, insanlığı yok edecek kadar pervasızlaştığını bir kez daha gözler önüne serdi. Kapitalizm zenginlerin her istediğini yapabildiği karanlık bir dehlizdir. Bu dosyalarda ortaya çıkan isimler, ağlar, ilişkiler bunlar sadece bir sapkının basitçe hikayesi değil. Bunlar bir sistemin nasıl işlediğinin açık kanıtıdır. Dünya basınında yapılan analizler çok açık bu konuda. Epstein sadece bir birey değil, dünya sistemini ve ticaretini etkileyen güç, para, iktidar ve ülkelerin istihbarat teşkilatlarıyla ortaklık ve cinsel istismarın kesiştiği küresel bir ağın parçasıdır. Bu ağ çocukları, kadınları hedef alan bir organize suç örgütüne dönüşmüş ve böyle çalışıyor. Bu düzen emeğin, kadının, doğanın sömürülmesi üzerine kurulan kapitalist sistemin iğrenç sonucudur. Panzehiri ise yeni bir demokratik sosyalizm ufkudur.    Dosyalarda adı geçen ülkelerden biri de Türkiye. Peki Türkiye'de bu konuda ne yapılıyor? Epstein belgelerinde Türkiye'nin karanlık ilişkileri içinde defalarca adı geçen bir isim var. Bu ismi Susurluk kazasından, mafya, devlet, siyaset ilişkilerinden, uyuşturucu kaçakçılığından ve her türlü organize suça uzanan bir isim bu. Hepiniz tanıyorsunuz. Ve bu ismin Epstein dosyalarında defalarca geçiyor olması da bizleri hiç şaşırtmadı.    Epstein dosyalarına ilişkin Türkiye yargısı susamaz!    Türkiye'de bağlantısı olanlar, hakkında kuvvetli şüphe bulunanlar, bütün bu isimler hakkında mutlaka ve acilen bir soruşturma başlatılmalıdır.  Türkiye'den Epstein Adası'na götürülen çocukları kim kaçırdı? Nasıl kaçırdı? Bunların belgeleri ortada. Kamuoyu bunları biliyor. Medya bu isimleri biliyor. Yargı neden suskun bu konuda? Yoksa bu isimlerin dokunulmazlığı mı var? Yargı bu konuda susamaz. Yargı bu konuda susmamalı. Epistein dosyasında bağlantısı olan her kimse mutlaka hakkında acilen soruşturma başlatılmalı. Bu, sadece bir adalet meselesi değil, aynı zamanda bu ülkede yaşayan kadınların ve çocukların güvenlik meselesidir.    ESP tutuklamaları    Bu düzene karşı çıkan sosyalistler, Türkiye'de iktidarın ve yargının hedefi haline gelmiş. Ülkeden çocuk kaçırıp, Epistein çetesine satanlar, uyuşturucu ticaretinin ağa babaları, ülkenin hazinesini çalıp çırpanlar gününü gün ederek yaşıyorlar. Ama buna itiraz eden halkın, işçinin, emekçinin, kadının, çocukların hakkını savunanlar yargının hedefinde. Bileşen partimiz, Ezilenlerin Sosyalist Partisi’ne yönelik yapılan siyasi operasyonda 96 kişi gözaltına alındı. Önceki dönemde son derece çalışkan bir milletvekilimiz olan sevgili Murat Çepni, ESP'nin genel başkanı tutuklandı. Bir dosyadan 77 insan tutuklandı. 77 devrimci. Bu tutuklama keyfidir, hukuksuzdur. Dosyalara baktığımızda içinin ne kadar boş olduğunu zaten görebiliyoruz. Bu baskını düzenleyen polisler bunları biz Kürdistan coğrafyasında çok gördük bu örnekleri. Burada da Kaktüs Genç Kadın Derneği'nde şöyle bir yazı yazıyorlar tahtalara, duvarlara. ‘Geldik yoktunuz.’ Cinsiyetçi ve tehdit içeren söylemlerle kadınları tehdit eden bu zihniyeti biz çok iyi tanıyoruz. İşte kadınlar olarak biz buradayız.   İran’da çözüm ne halklara kurşun sıkmak ne de dış müdahaledir    Yerel krizden bölgesel krizlere geçiş yaparken şunu belirtmeliyim ki, krizleri yok saydığımızda krizler ortadan kalkmıyor. İran, yıllarca kendi siyasi, toplumsal ve ekonomik krizini hep görmezden geldi. İran meselesine baktığımızda bir tarafta öldürdükleri binlerce insanın bedeninin üzerinde varlığını sürdürmeye çalışan köhne bir iktidar, diğer yandan ülkelerin iç çelişkilerinden siyasal ve ekonomik kazanç elde etmek isteyen emperyalist güçler var. Bu ikisinin arasındaysa siyasi baskılar, ekonomik koşullar altında can çekişen bir toplum var. Bu coğrafya büyük bir yıkımı kaldıramaz. İran yönünden bir tufan yaklaşıyor. İran'da çıkacak bir tufan bölgenin tamamını vurabileceği gibi bütün dünyayı da sarsacaktır. İranlı yetkililer bu sözümüzü önemsesin. İran'da halklara sıkılan her kurşun dış müdahalelere zemin hazırlıyor. Çözüm ne halklara kurşun sıkmak ne de dış müdahaledir.  Bakın sadece İlam ve Kirmanşah’ta 3 bine yakın kişinin hayatını kaybettiği belirtiliyor. Bunların çoğu Kürt, demokratik gösterilere katılmış insanlar ve bazı insan hakları örgütlerinin yaptıkları açıklamalara göre bu rakamın çok daha yüksek olduğu söyleniyor. İran rejimi artık halkın taleplerini görmezden gelmeyi bırakmalı. Kürtlerin, Farsların, Azerilerin, Beluçların, kadınların özgürlük talebi görülmelidir. İran'da demokratik dönüşümü sağlayacak özgürlüklerin alanları genişletilmelidir.    Türkiye barışını başka dosyaların rehinesi haline getirmeyin    Türkiye'deki barış ihtiyacı uzunca bir süredir Suriye, Rojava'ya ve sınır ötesindeki gelişmelere bağlandı. Her defasında önce orası, önce orası denildi. Barış sürecinde somut adımlar atılmadı. Türkiye'de barışı başka dosyaların rehinesi haline getirmeyin dedik. Bugün gelinen noktada SDG ve Şam yönetimi arasında 30 Ocak Mutabakatı imzalandı. Pratikte bu mutabakatın gereklilikleri üzerinde pratik çalışmalar yürütülüyor. Uluslararası topluma düşen görev, bu mutabakatın sağlıklı bir şekilde hayata geçmesi için destek ve katkı sunmaktır. Türkiye'ye bu konuda çok daha büyük görev ve sorumluluklar düşüyor. 30 Ocak Mutabakatı sabote edilmemeli. Komşu ülke Suriye'de bu mutabakatın hayata geçmesi için azami düzeyde bir katkı sağlanmalı. Bu hem Suriye'nin hem Türkiye'nin geleceği için hayati önemdedir.    Artık Türkiye’nin elinde mazeret kalmamıştır   30 Ocak Mutabakatıyla şimdilik bir yol alınıyor. Artık Türkiye'deki iktidarın ve devlet aklının elinde mazeret kalmamış olmalı. Şimdi süreci hızlandırmanın tam da zamanı. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu ortak rapor yazım sürecinde sona gelmiş bulunuyor. Bizce bu rapor temennilerin ötesine geçmelidir. Barışı gerçekten mümkün kılacak siyasal ve hukuki bir çerçeve ortaya konulmalıdır. Sürecin gereklilikleri yerine getirilmelidir. Biz DEM Parti olarak bu barış sürecini üç temel perspektiften ele alıyoruz. Birincisi demokratikleşmedir. Barış demokrasiden sonra hatırlanacak bir hedef değildir. Demokrasiyle eş zamanlı yürütülmek zorundadır. Bu yüzden demokratikleşmenin vazgeçilmez koşulu kayyım uygulamaları kaldırılmalıdır. Seçilmişler makamlarına, kayımlar kendi görevlerine dönmelidir. Komisyon raporu barış sürecini güvenceye alacak, özgürlük yasalarını ve demokratik entegrasyon düzenlemelerini açıkça önermelidir. Barış dağda olanların, sürgünde olanların, ülkesinden koparılanların, demokratik yaşama onurlu bir biçimde katılımı sağlayacak bir süreçtir. Siyasal faaliyetleri nedeniyle cezaevinde tutulan siyasetçilerin özgürlüğüne kavuşması bu sürecin önemli parçalarından birisidir. Ana dilde eğitim bir lütuf değildir, bir haktır. Kültürel inkar sürdükçe barış kök salamaz. Kalıcı güvence ise anayasal vatandaşlık ve tekçiliği reddeden eşit yurttaşlıktır.    Hukuki düzenlemeler   İkincisi hukuktur. Hukukun askıya alındığı yerde barış kalıcı olamaz. AYM ve AİHM kararlarının uygulanmadığı bir ülkede barış söylemi inandırıcılığını yitiriyor. Bakın sevgili Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, tüm Kobani davası tutsakları Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve bütün siyasi mahpuslar içerideyken barış sağlam bir zemine oturamaz. Kent Uzlaşısı nedeniyle tutuklu bulunanlar, bütün seçilmiş belediye başkanları derhal serbest bırakılmalıdır. Komisyon raporu TCK, TMK ve İnfaz Kanunu'nda kapsamlı değişiklikleri önermelidir. TMK demokratik siyaseti kriminalize eden bir araç olmaktan çıkarılmalı. İnfaz rejimi toplumsal barışı güçlendirmeli. Umut hakkı Sayın Abdullah Öcalan dahil ağırlaştırılmış müebbet rejimindeki siyasi tutsaklar için tanınmada hukuki bir zemin tanınmazsa hukuki zemin eksik kalır. Ayrıca şu bilinmelidir ki bu sürecin en önemli aktörü Sayın Abdullah Öcalan'dır ve buna göre hareket edilmelidir.   Örgütlenme ve basın özgürlüğü    Üçüncüsü ise özgürlüklerdir. Barış toplumun nefes alması demektir. Düşünce ve ifade özgürlüğü, örgütlenme ve basın özgürlüğü olmadan barış olamaz. İnanç ve ibadet özgürlüğü sağlanmalıdır. Aleviler başta olmak üzere bu ülkede yaşayan farklı halklardan ve inançlardan yurttaşlarımızın özgürce ibadetlerini yerine getirebilecekleri, kendini bu toprakların üvey evladı değil, öz evladı olarak hissedebilecekleri bir uygulama hayata geçmelidir. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi temel sosyal haklar üzerinde ve mutlaka çalışılmalıdır. Kadınların ve çocukların yaşam hakkı korunmalıdır. Şiddet ve istismara karşın etkin bir mücadele yürütülmelidir. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'nun yeni yaptığı açıklamada sadece Ocak ayında 22 kadın cinayeti, 14 şüpheli kadın ölümü gerçekleşmiş.    Barış için artık söz değil adım atma zamanıdır   Bugün yol alınacaksa demokrasi, hukuk ve özgürlükler ertelenmemeli. Biz DEM parti olarak çok netiz. Barış iktidarın ya da bir başkasının kullanacağı bir aparat olamaz. Barış demokrasiyle birlikte yürüyen, hukukla birlikte güvence altına alınan, özgürlüklerle güçlenen bir halk iradesidir. Gerçek ve onurlu bir barış hakiki bir güvenliğin ta kendisidir. Eğer gerçekten bu sürece bir dinamizm kazandırılmak isteniyorsa aynı tas aynı hamamla devam edilemez. Gözle görünür bir değişimin başlaması şarttır. Adres bellidir. Demokrasi, hukuk ve özgürlüklerdir. Bunun dışındaki her söz ertelemenin bir başka adıdır. Barış için artık söz değil adım atma zamanıdır.”