Savaştan barışa birlikte yaşamın siyasetini kurmak 2026-08-12 09:08:24   “Barışın dili birlikte yaşamı kurar. Bu nedenle önümüzdeki dönem, Kürt sorununun çözümünü yalnızca bir yasal düzenleme başlığı olmaktan çıkarıp toplumsal barışın inşasına dönüştürme dönemidir.”   Wenda Dursend   Barışı, yalnızca savaşın olmadığı bir durum olarak değil, savaşları ortaya çıkaran koşulların ortadan kaldırılması ve birlikte yaşamın yeniden kurulması olarak düşünmek gerekiyor. Bugün Türkiye’nin önünde duran temel mesele de budur: Kürt sorununu demokratik siyaset, hukuk ve toplumsal irade temelinde çözmek; savaşın ürettiği yaraları toplumsal barışla onarmak ve yeni bir yaşamın koşullarını birlikte inşa etmektir.   Atatürk’e atfedilen “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi, Cumhuriyet’in ilanından itibaren önemli bir devlet söylemi olarak varlığını korudu. Ancak bu ilkenin iç barış bakımından karşılık bulduğunu söylemek mümkün değildir. Yüzyılı geride bırakan cumhuriyetin temelinde farklı kimlik ve toplumsal kesimlerin demokratik biçimde kendisini ifade etmesini esas alan bir toplumsal sözleşmeden ziyade, merkeziyetçi ve tekçi ulus anlayışı belirleyici oldu. İçeride farklılıkların bastırıldığı, inkâr ve güvenlik politikaları öne çıktı. Haliyle bu zihinsel arka planla iç barışını tahkim edemeyen bir ülkenin dünya barışına bir katkı sunması da mümkün değildir. Bugün Orta Doğu’da yaşanan savaş gerçekliği bize aynı hakikati göstermektedir. Sürekli dış diplomasi, güç dengeleri ve uluslararası müdahaleler sorunun özüne dokunmadığı için kalıcı bir sonuç yaratmamaktadır. Kendi içindeki toplumsal barışı, demokratik meşruiyeti ve farklılıklarla birlikte yaşam zeminini kuramamış bir ülke, dış müdahalelere, çatışmalara ve saldırılara açık hale gelmektedir. Dolayısıyla bugün cumhuriyetin ikinci yüzyılı açısından toplumsal barışı ve demokratik birliğini oluşturmak seçenek olmaktan çıkmış bir zorunluluktur. Gerçek anlamda güvenlik ancak toplumun kendi içinde eşitlik, özgürlük ve demokratik yaşamın inşasıyla mümkün olabilir. Bu açıdan barışın, içeride demokratik bir toplumsal sözleşme olarak ele alınması gerekir. Çoğu zaman savaşmak en kolayıdır. Savaş, karşısındakini tanımlar, düşmanı belirler, sınırları çizer ve bütün enerjiyi “öteki”ni etkisizleştirmeye yöneltir. Oysa barış, birlikte yaşamın koşullarını yeniden kurmayı gerektirir. Bu nedenle bugün tartışılması gereken temel mesele, savaşı gerekli hale getiren koşulların nasıl ortadan kaldırılacağıdır.    Kürt sorunu açısından gelinen aşama tam olarak bu tarihsel dönüşümün imkânını ortaya koymaktadır. Kürt halkının varlığının inkârına dayalı politikaların aşılması ve sorunun demokratik siyaset zemininde çözümünün tartışılır hale gelmesi, mücadele yöntemlerinin yeni bir aşamaya taşınmasını zorunlu kılmaktadır. Bu, mücadelenin biçim ve zemin değiştirmesidir. Silahlı mücadelenin belirlediği bir dönemden, demokratik siyasetin ve demokratik toplumun kurucu olduğu yeni bir döneme geçiştir. Kürt halkının kimliğinin, kültürünün, dilinin ve kolektif özgürlüklerinin hukuki güvenceye kavuşturulması mücadelesini öne çıkarmaktır. Dolayısıyla bundan sonraki temel görev, elde edilen siyasal zemini kalıcı bir demokratik hukuk düzenine ve toplumsal barışa dönüştürmektir. Yetersizlikleriyle birlikte meclis zemininde geliştirilen kök yasanın gerçek anlamı, ilişkinin nasıl yeniden kurulacağıyla bağlantılıdır. Çünkü hiçbir yasa tek başına toplumsal barışı yaratamaz. Hukuk, güvence verir fakat barışın kendisi toplumsal ilişkiler içerisinde kurulmadığında hukuk kâğıt üzerinde kalabilir. Kalıcı barış, halkların tanınması, farklılıkların meşru kabul edilmesi, geçmişin yaralarının sarsılması ve toplumsal yaşamın eşitlik temelinde yeniden örgütlenmesiyle mümkün olabilir.   Bu nedenle bugün ihtiyaç duyulan şey barışı geliştirecek olan demokratik toplumun inşasıdır. Dolayısıyla barışın kalıcılığı, devlet ile toplum arasındaki ilişkinin demokratikleşmesine; toplumun kendi geleceğinde söz ve karar sahibi olmasına bağlıdır. Demokratik siyaset bu nedenle yalnızca parlamentoda yürütülen bir faaliyet değildir. Yaşamın bütün alanlarında örgütlenen toplumsal iradeyi ifade eder. Bu bağlamda demokratik siyasetin ve barışın kurucu gücü olan kadınların rolü belirleyicidir. Kadınlar savaşın sonuçlarını doğrudan yaşayan ve toplumsal yaşamı ayakta tutan özneler olması itibariyle barışın toplumda nasıl uygulanacağını denetleyen ve izleyen mekanizmalarda etkin biçimde yer alması olmazsa olmazdır. Bu açıdan kadınların oluşturacağı bağımsız ve katılacağı ortak izleme mekanizmaları, sürecin toplumsal meşruiyetinin güçlendirilmesi açısından önemli bir rol oynayabilir. Kadınların karar alan, izleyen, denetleyen ve müdahale eden özne haline gelmesi; demokratik barışın en temel güvencelerinden biri olacaktır.    Bugün Kürt sorununun çözümü açısından ortaya çıkan yeni dönem, mücadele anlayışımızı yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Dünün temel sorusu “nasıl karşı koyacağız?” iken, bugünün temel sorusu “nasıl birlikte yaşayacağız, nasıl örgütleneceğiz ve nasıl demokratik bir toplum kuracağız?” sorusuna dönüşmektedir. Bu dönüşüm, mücadeleyi yaşamın her alanında demokratik ve toplumsal bir zemine taşımaktır. Demokratik toplumun inşası toplumun kendisinin örgütlenmesi, kadınların kendi özgün örgütlülüklerini güçlendirmesi, yerel demokratik mekanizmaların geliştirilmesi, halkların ortak yaşamının geliştirilmesini gerektirir. Salt barış talebini dillendirmek yeterli değildir. Barışın toplumsal taşıyıcılarını, kurumsal mekanizmalarını ve demokratik yaşam biçimini yaratmak gerekir.   Barışın dili birlikte yaşamı kurar. Bu nedenle önümüzdeki dönem, Kürt sorununun çözümünü yalnızca bir yasal düzenleme başlığı olmaktan çıkarıp toplumsal barışın inşasına dönüştürme dönemidir. Ve bu sürecin inşasında en büyük öncülük kadınlara düşmektedir. Kadınların özgür ve örgütlü iradesiyle; halkların eşitliği, demokratik siyaset, ortak yaşam ve toplumsal adalet temelinde örülecek bir barış, yeni bir yaşamın başlangıcı olacaktır. Bunun yolu da barışı örgütlemek ve yaşamın kendisi haline getirmekten geçer.