‘Umut hakkı' bir lütuf değil insan onurunun gereği
- 09:08 13 Şubat 2026
- Güncel
Elfazi Toral
İSTANBUL - TOHAV’ın “umut hakkı” raporunu değerlendiren Eşbaşkan Avukat Destina Yıldız, ağırlaştırılmış müebbet infaz rejimini “umutsuzluk rejimi” olarak tanımladı. Destina Yıldız, siyasi tutsaklar açısından tahliye ihtimalinin fiilen ortadan kaldırıldığını belirterek, “Umut hakkı bir lütuf değil, insan onurunun gereğidir” dedi.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) “umut hakkı” kapsamında verdiği ihlal kararları Türkiye tarafından hâlâ hayata geçirilmiş değil. İktidar kanadından gelen yeni yasal düzenleme açıklamaları gözleri Meclis’e çevirirken, hak savunucuları yapılacak her türlü adımın insan onuruna uygun ve kapsayıcı olması gerektiğini sık sık vurguluyor. Bu kapsamda Toplum Hukuk Araştırmaları Vakfı (TOHAV), “umut hakkı”na dair kapsamlı bir rapor açıkladı.
TOHAV’ın hazırladığı raporda; umut hakkının kavramsal, tarihsel ve normatif temelleri ile Türkiye özelindeki hukuki karşılığı detaylıca ele alındı. Raporda, “umutsuzluk rejimi” vurgusuyla insan onuru ve etik sınır ilişkisi, AİHM kararları ve uluslararası standartlar ışığında Türkiye’deki yapısal ihlaller, ağır tecrit koşulları ile infaz süreçlerindeki şeffaflık sorunu temel başlıklar arasında yer aldı. Özellikle İdare ve Gözlem Kurulları'nın işleyişine ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik AİHM ihlal kararlarının 12 yıldır uygulanmamasına dikkat çekilen raporda; bağımsız ve şeffaf denetim, koşullu salıverilme hakkının istisnasız uygulanması ve infaz verilerinde şeffaflık gibi adımlar çözüm önerileri olarak sıralandı.
TOHAV Eşbaşkanı Avukat Destina Yıldız, “umut hakkı” üzerine hazırladıkları rapora dair değerlendirmelerde bulundu.
‘Mahpuslar umut hakkından yararlanamıyor’
Ağırlaştırılmış müebbet infaz rejiminin “başlı başına bir sorun” olduğunu belirten Destina Yıldız, uygulamanın tutsaklar açısından ağırlaştırılmış bir hak ihlali alanına dönüştüğünü ifade etti. Destina Yıldız, “Öncelikle infaz koşullarından belki biraz bahsetmek gerekir. Mahpuslar, normal hapis cezalarından, müebbet ve süreli hapis cezalarından farklı olarak; çok daha ağır koşullarda, tekli hücrelerde tutuluyor. Dışarıyla ilişkileri, insan ilişkileri daha sınırlı tutuluyor. Telefon hakları kısıtlı, ziyaret hakları kısıtlı, görüştüğü kişiler kısıtlı... Bu yönüyle aslında çok daha ağır koşullarda tutuluyorlar ve bu durum ceza içinde ekstra bir ceza olarak karşımıza çıkıyor. Bu sebeple aslında infaz koşullarının kendisi başlı başına bir sorun. Bunun yanında, koşullu salıverilme hakkından faydalandırılmıyor olması da hem eşitlik hakkına, eşitlik ilkesine aykırı hem de umut hakkı kapsamında bir sorun olarak karşımıza çıkıyor. Türkiye'deki sisteme göre, Ceza İnfaz Kanunu'na göre adli suçlardan kaynaklı olarak ağırlaştırılmış müebbet alan mahpuslar koşullu salıverilmeden faydalandırılıyorken; örgütlü suçlar kapsamında ya da politik sebeplerle ağırlaştırılmış müebbet alan mahpuslar koşullu salıverilme hakkından faydalandırılmıyor. Bu aslında bir noktada infazda eşitlik ilkesine aykırılık olarak karşımıza çıkıyor” dedi.
Umutsuzluk rejimi
Umut hakkının tanınmamasının kişinin geleceğe dair umudunu ortadan kaldırdığını söyleyen Destina Yıldız, bunun hem AİHM değerlendirmeleri hem de hukuk ilkeleri açısından “insanlık dışı” muameleye yol açan bir rejim olarak görüldüğünü ifade etti. Destina Yıldız, “İdam cezasının kaldırılması bir reform gibi sunuldu; yerine ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası getirildi. Bu da, politik mahpuslar açısından uygulandığında tamamen tahliye ihtimalini ortadan kaldıran, bir gün serbest bırakılma umudunu yok eden bir sistem olarak karşımıza çıkıyor. Bu, kişinin ölünceye kadar hapishanede kalmasına sebep oluyor. Bu yönüyle idamın zamana yayılmış ve daha ağır bir biçimi haline geliyor. Bu nedenle de umutsuzluk rejimine dönüşmüş oluyor” şeklinde konuştu.
Hak ihlalleri
Umut hakkını, insan onurunun ayrılmaz bir parçası olarak tanımlayan Destina Yıldız, “Cezalandırma salt intikam amacı gütmemeli. İntikam almak veya bedel ödetme amacı gütmemeli; onarıcı adalet kapsamında değerlendirilmeli. Bu yönüyle ele alınmalı. Bu noktada insan onuru ile bağdaşmayan cezalandırma yöntemleri ve mekanizmaları doğrudan intikam amacı güdüyor. Bu yönüyle cezalandırıcı adaletin bir uygulaması olarak karşımıza çıkıyor. Ancak biz insan onurunun korunması gerektiğini savunuyoruz. Bu noktada konuyu adalet kavramıyla bağlantılı olarak el alıyoruz.
Türkiye’de bakanlık ile Ceza ve Tevkif Evleri Genel Müdürlüğü tarafından hapishanelere yönelik bilgi paylaşımı yapılmıyor. Bu da o alanın tamamen kapalı bir kutu olarak görünmesine sebebiyet veriyor; insan hakları ihlalinin tespit edilememesine neden oluyor. Bu da, başlı başına bir insan hakları ihlali olarak karşımıza çıkıyor. Devletin infaz verilerini düzenli ve şeffaf biçimde paylaşmaması, bütün hak ihlallerine zemin hazırlıyor. Temel hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırılmasına sebebiyet veriyor. Çünkü bizim veriye ulaşma imkanımız olmuyor. Bunun tespitini yapmak da mümkün olmuyor. Bu durum, bu alanı bütün hak ihlallerine açık hale getiriyor” dedi.
Denetim
AİHM’in, umut hakkını ele aldığı kararlarında en az 25 yılını doldurmuş tutsakların sonraki süreçlerinin bir kurul tarafından değerlendirmeye alınması gerektiğini hatırlatan Destina Yıldız, Türkiye’de bu mekanizmanın ağırlaştırılmış müebbetlere uygulanmadığını; ancak süreli hapis ve müebbet hapis cezası alan tutsaklar açısından İdare ve Gözlem Kurulları üzerinden işletildiğini ifade etti. Destina Yıldız, “Bugün umut hakkının tanıması da tek başına yeterli olmayacaktır. Çünkü İdare ve Gözlem Kurulları başlı başına bir sorun olarak umut hakkının tanınması halinde karşımıza çıkacak ikinci bir sorundur. Bu kurullar, tarafsız ve bağımsız heyetlerden oluşmuyor ve doğrudan yetki gaspı yaparak, kendilerini mahkeme yerine koyup bir değerlendirme yapıyorlar. Buna ilişkin çokça veri var; İdare ve Gözlem Kurulları’nın kararlarıyla her gün karşılaşıyoruz. Koşullu salıverilme hakkını kazanan mahpusların bu hakları, bu kurulların keyfi değerlendirmeleri sebebiyle sürekli erteleniyor ve tahliyeleri ellerinden alınıyor. Bu sebeple bu kurulların öncelikli olarak ele alınması ve tamamen bağımsız, tarafsız heyetlerden oluşturulması gerekiyor. Ayrıca bu heyetlerin işleyişinin de denetime elverişli hale getirilmesi gerekiyor. Çünkü şu haliyle, her ne kadar infaz hakimliğine itiraz yolu açık olsa da, uygulamada bu heyetlerin aldığı kararların etkili bir denetime tabi olmadığını görüyoruz” sözlerini kullandı.
Sorumluluk çağrısı
Umut hakkının önemini bir kez daha vurgulayan Destina Yıldız, son olarak şöyle konuştu: “Umut hakkının tanınması; bugün Türkiye’deki infaz düzenlemelerinin ve infaz rejiminin daha demokratik bir hale gelmesi, eşitlikten yana uygulanması ve eşitlik ilkesiyle bağdaşması demek oluyor. İnsan onuruna daha uygun bir infaz rejimine işaret ediyor. İnfaz rejimindeki sorunlar sadece umut hakkıyla sınırlı değil; ancak bu, sorunun en temel parçalarından biridir. Bu yüzden Türkiye açısından umut hakkının tanınması, infaz rejimindeki düzenlemelerin ve demokratikleşmenin belki de ilk adımı olabilir. Bu açıdan biz bu hakkı önemli buluyoruz. Son olarak raporumuzda da belirttiğimiz gibi; umut hakkının tanınması için bütün sivil toplumun ve bütün yurttaşların üzerine düşen sorumluluğu yerine getirmesi gerekiyor. Bu hakkın tanınması için çalışmalar yapılması gerekiyor. Çünkü bu hak bir lütuf değil; Türkiye’nin uluslararası alanda uyması gereken bir yükümlülüktür. Türkiye’nin taraf olduğu sözleşmelerde insan onuruna yaraşır bir cezalandırma sistemi kurulması gerektiği belirtiliyor ve umut hakkının tanınmaması, bu sistemin etkili bir şekilde kullanılmadığı anlamına geliyor.”







