Ulus-devletin çıkmazları: Demokratik çözüm arayışları (5) 2026-02-13 09:01:17   Demokratik ulus perspektifinde ekonomik özerklik   Leyla Ayaz   HABER MERKEZİ - Kapitalist modernitenin ulus-devlet sistemi toplumu ekonomik özgürlüğünden kopararak düşük ücret köleliği ve işsizler ordusu yaratıyor; Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ise çözümü demokratik ulusun ekolojik ve komünal temelli ekonomik özerkliğinde görüyor.   Bugün tartışılan en kritik sorulardan biri şudur: Toplum, ekonomik tutsaklıktan nasıl kurtulabilir? Ulus-devlet, kapitalist modernitenin azami kâr ve sermaye birikimini gerçekleştirmek için kullandığı en temel iktidar aracı olarak öne çıkıyor. Bu sistem, toplumun ekonomik özgürlüğünü ortadan kaldırarak düşük ücret köleliği ve geniş bir işsizler ordusu yaratırken, Kürt toplumu bu baskının en ağır biçimlerine tanıklık eden örneklerden biri olarak öne çıkıyor.   Demokratik ulus perspektifi ise bu tabloya karşı ekonomik özerkliği temel bir çıkış yolu olarak ele alıyor. Ekolojik endüstri ve komün ekonomisine dayalı bu yaklaşım, toplumun kendi üretim araçları ve pazarları üzerinde yeniden denetim kurmasını esas alıyor.   Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, 5. Savunması’nda yer alan “Demokratik ulus ve Ekonomik Özerklik” bölümünde, “Çalışmak özgürlüktür; toprak ve orman alanları çalışmanın en kutsal alanlarıdır” sözleriyle bu yaklaşımı değerlendiriyor. Dosyamızın bu bölümünde, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın ekonomik özerkliğe ilişkin değerlendirmelerine yer veriyoruz.   Ulus-devletin kapitalist modernitede azami kâr ve sermaye birikimi için vazgeçilmez bir iktidar aracı olduğuna dikkat çeken Abdullah Öcalan, ulus-devletin ekonomiyle kurduğu ilişki çözümlenmeden doğru tanımının yapılamayacağını vurguluyor. Abdullah Öcalan, “Ulus-devlet kapitalist modernitenin azami kârı gerçekleştirmeye dayanan ekonomi üzerindeki hâkimiyetinin iktidar aracıdır. Bu araç olmaksızın azami kâr ve sermaye birikimi gerçekleştirilemez. Uygarlık tarihinde ekonomik talanın azami düzeyde ve belli bir meşruiyet temelinde gerçekleştirilmesini ifade eder. Azami kâr ve sermaye birikimleriyle ilişkisi doğru çözümlenmeden, ulus-devletin doğru tanımı yapılamaz. Ulus-devlet tek başına bir iktidar ve zor sistemi olarak da tanımlanamaz. Devlet iktidarı ancak ulus-devlet olarak düzenlendiğinde kapitalist modernite, özellikle onun ekonomi üzerinde gerçekleştirdiği azami kâr ve sermaye birikimi gerçekleştirilebilir. Bunun anlamı toplumun ekonomik yaşamı üzerindeki ulus-devlet hükümranlığının tarih boyunca en çok artık-değer gasp eden devlet payesine erişmesi, bu tür bir devletin gerçekleştirilmiş olmasıdır.”   ‘Toplumu karın tokluğuna mahkûm etmek’   Ulus-devletin meşruiyet üretimiyle ekonomi üzerindeki gasp sistemini görünmez kıldığını belirten Abdullah Öcalan, bu düzenin toplumu düşük ücret köleliği ve işsizler ordusuna mahkûm ettiğini şu sözlerle ifade ediyor: “Milliyetçilik ve yurtseverlikle cilalanması, eğitimle tanrısallaştırılması ve toplumun en ince damarlarına kadar sızdırılması ekonomi üzerinde gerçekleştirdiği gasp sistemini meşrulaştırmak içindir. Hukuk, ekonomi-politik, diplomasi ve diğer tüm alanlarda geliştirilen kavram, kuram ve kurumlar aynı amaçla hep meşruiyet peşinde koşarlar. Ekonomik alan üzerinde amansız bir terör ile azami kârın birlikte yürütülmesi, toplumu bir yandan karın tokluğuna ücretli işçiliğe mahkûm ederken, diğer yandan büyük kısmını işsizler ordusuna dönüştürür. Düşük ücret köleliği ve muazzam işsizler ordusu azami kârın, ulus-devletin ve endüstriyalizmin doğal sonuçlarıdır. Kapitalist modernitenin bu üç ana unsurunun gerçekleştirilmesi ancak toplumun ekonomik yaşamı üzerindeki özgürlüğünün ortadan kaldırılmasıyla, ücret köleliğine mahkûm edilmesinin yanı sıra büyük kısmının işsizler ordusu hâline dönüştürülmesiyle, kadının ücretsiz veya az ücretli köleliğe mahkûm edilmesiyle gerçekleştirilir. Kapitalizmin genelde sosyal bilimleri, özelde ekonomi-politik bilimi bu gerçekleri görünmez kılmak ve çarpıtmak için düzenlenmiş mitolojilerdir ki, bunlara asla inanmamak ve içyüzünü bilmek gerekir.”   ‘Kadınlar ve erkekleri büyük işsizler ordusuna dönüştürme’   Kürdistan’da ulus-devletçi baskının ekonomik yaşam üzerinde kültürel soykırıma varan bir talan düzeni kurduğunu söyleyen Kürt Halk Önderi, bu sürecin toplumu işsizleştirme ve en düşük ücrete mahkûm etme üzerinden yürütüldüğünü vurguluyor. Kürt Halk Önderi, “Kürdistan ve Kürt toplumu dünyada belki de kapitalist modernitenin üç ana unsurunun ekonomik yaşamı üzerinde kültürel soykırıma kadar varan bir talan sistemini kurma, asgari ücretli kadınlar ve erkekleri büyük işsizler ordusuna dönüştürme eylemine tanık olunan en nadir örneklerden biridir. Kürdistan egemen ulus-devletlerin örtülü ve süreklilik kazandırılmış kültürel soykırımının tek taraflı özel savaşıyla ülke olmaktan çıkarılmaya çalışılmıştır. Son iki yüz yıllık tarihi, aslında bu temelde ülke olmaktan çıkarılma ve üzerinde egemenlik kuran ulus-devletlerin ‘tek vatan’ olgusu içinde eritilme tarihidir. Kürt toplumu içinse bu tarih asimilasyona ve katliamlara maruz bırakılması, işsizleştirilmesi ve en az ücretli kılınmasının, bunun için ekonomik yaşamı üzerindeki özgürlüğünün elinden alınması sonucunda dağılması, nesneleştirilmesi ve kendisi olmaktan çıkarılmasının tarihidir”  diye belirtiyor.     ‘Kendine sahip çıkmaktan korkar hâle getirilmiş bir toplum’   Kürt toplumunun ekonomik yaşam üzerindeki hâkimiyetini yitirmesiyle birlikte “modern canavarın” kontrolüne girdiğini belirten Abdullah Öcalan, bu tablonun toplumsal çözülmeyi derinleştirdiğini şu sözlerle anlatıyor: “Kürt toplumu uygarlık tarihi boyunca karşılaştığı fetih, işgal, istila, talan, sömürgecilik ve asimilasyon uygulamalarına kapitalist modernitenin üç ana unsurunun (azami kâr talanı, ulus-devlet zulmü, endüstriyalizmin teknoloji yoluyla tahribatı) eklenmesiyle birlikte, yaşadığı kültürel soykırım sonucunda kendine sahip çıkmaktan korkar hâle getirilmiş bir toplumdur. Ekonomisi (tarihte ilk kurulan ve insanlığı besleyen ekonomi) üzerinde hâkimiyetini ve özgür tercihini kaybetmiş, tümüyle yabancı ve işbirlikçi unsurların üç ayaklı modern canavarının kontrolüne geçmiş bir toplumdur. Karın tokluğuna çalışması (oltaya takılan balık misali) bile soykırım amacına bağlanmış bir toplum olduğunu gösterir. Ekonomiyi inşa eden kadınlarının tümüyle işsiz ve en değersiz emek sahibi kılındığı bir toplumdur. Erkeklerinin sözde aileyi yaşatmak için dünyanın dört tarafına savrulmuş olduğu bir toplumdur. Bir tavuk ve bir karış tarla için insanların birbirini öldürdüğü bir toplumdur. Açık ki bu toplum, toplum olmaktan çıkmış, çökertilmiş ve çözülmüş bir toplumdur.”   Ekonomik tutsaklık, kimlik inkârcılığı   Ekonomik işgalin bir toplumu çökertmenin en tehlikeli yolu olduğunu belirten Abdullah Öcalan, ekonomik tutsaklığın kimlik inkârcılığıyla birlikte işletildiğini şu ifadelerle dile getiriyor: “Ekonomik işgal işgallerin en tehlikelisidir. Ekonomik işgal bir toplumu düşürme, çökertme ve çözmenin en barbar yöntemidir. Kürt toplumu üzerindeki ulus-devlet baskısı ve zulmünden çok, ekonomik araçlarına el konularak, ekonomik yaşamı denetlenerek nefessiz hâle getirilmiştir. Bir toplumun kendi üretim araçları ve pazarı üzerinde kontrolünü kaybettikten sonra yaşamını özgürce sürdürmesi mümkün değildir. Kürtler sadece üretim araçları ve ilişkileri üzerindeki kontrollerini büyük ölçüde kaybetmediler; üretim, tüketim ve ticaretin kontrolü de ellerinden alındı. Daha doğrusu, kendi kimliklerini inkâr etme temelinde egemen ulus-devletlere bağlandıkları oranda mal varlıklarını kullanmaları, ticaret ve sanayide rol oynamaları mümkün oldu. Ekonomik tutsaklık, kimlik inkârcılığının ve özgürlükten yoksunluğun en etkili aracı kılındı. Özellikle akarsuları ve petrol yatakları üzerinde kurulan tek taraflı işletmeler tarihsel kültürel varlıkları olduğu kadar verimli arazileri de yok etti. Siyasi ve kültürel sömürgecilikten sonra daha da yoğunlaştırılan ekonomik sömürgecilik, ölümcül darbelerin sonuncusu oldu. Sonuçta gelinen nokta, ‘Ya toplum olmaktan çık, ya da öl!’ oldu.”   Ekonomik özerklik   Demokratik ulusun ekonomik sisteminin, toplumun ekonomi üzerinde yeniden denetim kurmasını hedeflediğini vurgulayan Abdullah Öcalan, ekonomik özerkliği ulus-devletle varılacak asgari uzlaşma olarak tanımlıyor. Abdullah Öcalan, “Demokratik ulusun ekonomik sistemi sadece bu barbar uygulamaları durdurmakla kalmaz, toplumun ekonomi üzerinde yeniden denetim kurmasını esas alır. Ekonomik özerklik ulus-devletle demokratik ulus arasında varılacak asgari uzlaşmadır; onun altındaki bir uzlaşma veya çözüm teslimiyet ve ‘yok ol’ buyruğu anlamına gelir. Ekonomik özerkliği bağımsızlığa taşırmak karşı bir ulus-devlet kurma anlamına gelir ki, bu da sonuçta kapitalist moderniteye teslim olmaktır. Ekonomik özerklikten vazgeçmek ise, hâkim ulus-devlete teslimiyettir. Ekonomik özerkliğin içeriği ne özel kapitalizmi ne de devlet kapitalizmini esas alır. Demokrasinin ekonomiye yansımış biçimi olarak ekolojik endüstriyi ve komün ekonomisini esas alır. Endüstriye, kalkınmaya, teknolojiye, işletmelere ve mülkiyete biçilen sınır ekolojik ve demokratik toplum olma sınırıdır. Ekonomik özerklikte ekolojiyi ve demokratik toplumu yadsıyan endüstriye, teknolojiye, kalkınmaya, mülkiyete, köy-kent yerleşimciliğine yer yoktur. Ekonomi üzerinde kâr ve sermaye birikiminin gerçekleştiği bir alan olarak bırakılamaz”  ifadelerine yer veriyor.    Sermaye birikiminin egemenliğini kabul etmeyen model   Ekonomik özerkliğin kâr ve sermaye birikimini esas almayan bir model olduğunu kaydeden Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, çalışmayı bir angarya değil özgürleşme eylemi olarak tanımladığını vurguluyor ve ekliyor: “Ekonomik özerklik kâr ve sermaye birikiminin asgariye indiği bir modeldir. Pazarı, ticareti, ürün çeşitliliğini, rekabeti ve verimliliği reddetmemekle birlikte, üzerinde kâr ve sermaye birikiminin egemenliğini kabul etmez. Finans ve mali sistem ekonomik verimliliğe ve işleyişe hizmet ettiği oranda geçerli kılınır. Paradan para kazanmayı en zahmetsiz sömürü tipi olarak kabul eder ki, ekonomik özerklik sisteminde bu sömürü tipi kendine yer bulamaz. Demokratik ulusun ekonomik özerkliği çalışmayı bir zahmet, bir angarya olarak değil, bir özgürleşme eylemi olarak değerlendirir. ‘Çalışmak özgürlüktür’ ana ilkesidir. Çalışmanın zahmet ve angarya olarak karşılanması emeğin sonuçlarına yabancılaşmaktan kaynaklanır. Emeğin sonuçları öz kimliğine ve birey özgürlüğüne hizmet ettiğinde, bu seve seve ve mutlulukla katlanılan bir eylem olur.”   ‘Toprak ve orman alanları çalışmanın en kutsal alanlarıdır’   Toprak ve ormanla kurulan ilişkinin hem ekolojik hem toplumsal yaşam için vazgeçilmez olduğunu vurgulayan Abdullah Öcalan, ekolojik yaşama dönüşün işsizliği ve kent hastalıklarını da azaltacağını şu sözlerle anlatıyor: “İstismara yer vermeyen ekonomik faaliyet başta neolitik toplumda olmak üzere bütün topluluklarda bayram coşkusuyla kutlanmıştır. Demokratik ulusun ekonomik özerkliği bu coşkunun tekrar gerçekleştiği bir sistemdir. Kürdistan’ın akarsuları üzerinde kurulan barajlar tam bir tarih katliamına ve ekolojik felakete yol açmıştır. Ekolojiyi, verimli toprağı ve tarihi dikkate almayan hiçbir baraja müsaade edilemez; hatta inşa edilenler ömrünü doldurunca yerlerine yenileri inşa edilemez. Mümkünse erken tasfiyelerinden de kaçınılamaz. En büyük toplum ve canlı düşmanlığı olan ormansızlığa ve erozyona tam bir seferberlik ruhuyla karşı durur.    Toprağı koruma ve çevreyi ormanlaştırmayı en kutsal emek türleri olarak ilan eder ki, kendi başına bu iki alandaki çalışmalar işsizliği yüzyıllarca ortadan kaldırmaya kâfidir. Ulus-devlette kâr ve sermaye birikimi için en kutsal faaliyet alanı nasıl en çok kâr getiren alansa, demokratik ulusta toplumu tarih boyunca yaşatmış toprak ve orman alanları çalışmanın en kutsal alanlarıdır. Kapitalizm ve endüstriyalizm olmadan toplumsal yaşam varlığını sürdürür; ama toprak ve orman olmadan toplumsal yaşam sürmez. Zaten işsizliğin kökeninde kapitalizm tarafından topraktan, köyden ve ormandan koparılmak vardır. Ucuz işgücü ve işsiz deposu kapitalizmin azami kârı için hep gerekli olup, bilinçli ve zorla yaratılmış bir olgudur. Tekrar toprağa ve ormanlaştırmaya, kısacası ekolojik yaşama dönüş sadece işsizliği ortadan kaldırmaz; kanserli kent toplumundan da kurtarır. Böylelikle kenti de kurtarır. Ur gibi büyüyen kent bir kanser hastalığıdır. Zaten bireysel kanserler de diğer birçok hastalık gibi bu kentsel yaşamın ürünüdür. Dolayısıyla toprağa, orman faaliyetine, ekolojik tarıma, gıdaya dönüş sadece işsizliğe temel çare değildir; tüm modernite ve kent hastalıklarının da panzehiridir.”   Komün ekonomisi   Komün ekonomisinin devlet kapitalizmi ya da reel sosyalist kolektifleştirmeyle karıştırılmaması gerektiğine işaret eden Abdullah Öcalan, komünü insan doğasına en uygun ekonomik birimlerden biri olarak tanımlıyor. Abdullah Öcalan, “Ekonomik özerkliğin komün ekonomisini devlet kapitalizmi ve ekonomisiyle karıştırmamak gerekir. Reel sosyalizmin kolektifleştirme çabalarına da benzemez. İnsan doğasına ve çevreye en uygun ekonomik birimlerden bahsediyoruz. Komünde angaryaya ve özgürleştirmeyen çalışmaya, emeğe yer yoktur. Toplumun tarih boyunca esas aldığı, onunla kendini var kıldığı, kutsal saydığı ve coşkuyla karşıladığı öz yaşam kaynağından, modelinden bahsediyoruz. Nerede verim, bereket ve coşku varsa, orada komün ekonomisi vardır” diyor.    ‘Ekonomik özerklik için yasal bir temel gerek’   Ekonomik özerkliğin sürdürülebilirliği için yerel ekonomiyi gözeten bir hukuk düzenine ihtiyaç olduğunu vurgulayan Abdullah Öcalan, tek merkezli hukuk sistemini ekonomik yaratıcılığın önünde engel olarak değerlendiriyor. Abdullah Öcalan, “Nasıl öz savunma olmadan toplum varlığını sürdüremezse, ekonomik özerklik olmadan, toprağın korunmasına, ormanlaştırmaya, ekolojiye ve komüne dayanmadan da toplumun beslenmesi, dolayısıyla varlığını sürdürmesi mümkün olamaz. Ekonomik özerklik için yasal bir temel de gereklidir. Egemen ulus-devlet yasalarındaki tekdüzelik ve merkeziyetçilik, hukuk birliği adı altında ekonomik yaratıcılığa, ekolojiye ve rekabete köstek olmaktadır. Özünde ekonomik sömürgeciliğe dayanan bu hukuk anlayışı yerine, ulusal ekonomiyle koordinasyonu dikkate alan yerel ekonomiye ve onun özerk işleyişine şiddetle ihtiyaç vardır. Ulusal pazar olgusunu inkâr etmeyen, ama yerel pazar dinamiklerini de göz önünde bulunduran bir ekonomi hukuku elzemdir. Tek merkezî hukuk sistemi en büyük tutuculuk etkenidir. Tamamen siyasi gerekçelidir ve ekonomik mantığı yoktur” sözleriyle anlatıyor.    Ulusal ve yerel ekonomi   Yerel ekonomik yasaların Kürt toplumunun varlığı ve özgürlüğü açısından hayati olduğunu vurgulayan Kürt Halk Önderi, ulusal ve yerel hukuk uyumunun mümkün olduğunu şu ifadelerle paylaşıyor: “Kürt toplumunun varlığını ve özgürlüğünü yakından ilgilendiren ekonomik alanlar üzerinde yerel hukukun geçerlilik oranı hayatiyet arz eder. Mülkiyet düzenlemesi, şirket büyüklüğü, akarsular, yeraltı ve yerüstü maden yataklarının değerlendirilmesi, pazar kuruluşları, banka sistemi, yerel demokratik yönetimlerin bütçe yapısı, vergiler ve benzeri konularda yerel ekonomik yasalar esastır. Ulusal ekonomik yasalarla yerel ekonomik yasaların uyumu sağlanabilir.”   Ekonomik temelli çözülen bir toplumun yaşama kabiliyetinin kalmadığını ifade eden Abdullah Öcalan, demokratik ulusal birimlere dayalı demokratik modernitenin ekonomik krizlere karşı alternatif bir sistem sunduğunu belirtiyor. Abdullah Öcalan şöyle diyor: “Ekonomik temeli iflas ettirilmiş bir toplumun yaşama kabiliyeti yoktur. Tam ekonomik bağımsızlık hiçbir zaman gerçekleşemeyecek bir ekonomik ütopya olup, karşılıklı yararlılık temelinde ama iç özerkliği geniş olan bir ekonomi çağındayız. Kapitalist modernitenin küresel finans çağında ne kadar gereksiz, insanlığı tehdit eden ve sürdürülemez bir sistem olduğu açığa çıkmıştır. Buna karşılık demokratik ulusal birimlere dayalı demokratik modernite ekonomik krizlerden, işsizlikten ve açlıktan kurtuluşun alternatif sistemi olarak anlaşılmak durumundadır.”