Cansu Tuncer: Emperyalist savaş kadın bedenini hedef alıyor 2026-01-29 09:07:27   Devrim Fındık   İSTANBUL - YDK’dan Cansu Tuncer, HTŞ çetelerinin kadınlara yönelik işkence ve teşhir görüntülerinin tesadüf olmadığını belirterek, bu pratiklerin emperyalist savaş politikalarının ve erkek egemen şiddetin bir parçası olduğunu söyledi.    HTŞ, DAİŞ ve Türkiye’ye bağlı çetelerin Kuzey ve Doğu Suriye’ye yönelik saldırıları sürerken, kadınlara yönelik işkence ve teşhir görüntülerinin paylaşılması, savaşlarda kadın bedeninin bilinçli ve sistematik biçimde hedef alındığını bir kez daha gündeme taşıdı. Söz konusu görüntüler, kadınlara yönelik şiddetin tekil ihlallerden ibaret olmadığını; erkek egemen savaş politikalarının ve emperyalist müdahalelerin bir parçası olarak işlediğini ortaya koydu.    Kadını hedef alan bu saldırıların tesadüf olmadığını vurgulayan Yeni Demokrat Kadın’dan (YDK) Cansu Tuncer, yaşananları erkek egemen savaş anlayışı, kadınlara yönelik sistematik şiddet ve direniş dinamikleri ekseninde değerlendirdi.   "Kadınlar için devrimci savaşa katılım, binlerce yıllık zincirlerin keskin biçimde parçalanmasıdır. Bu gerçek, erkek egemen sistem açısından büyük bir korku üretir."   *Öncelikle HTŞ çetelerinin DAİŞ zihniyetinin devamı olduğu aşikâr. Saç kesme videolarını paylaşmalarının özel bir anlamı var mı? Saçın taşıdığı simgesel anlam nedir?   Bugün yaşananlar, emperyalizmin derinleşen yapısal krizini açık bir biçimde yansıtmaktadır. Emperyalizmin bölgeyi yeniden dizayn etmek için açtığı bu haksız savaş, halklara ölüm ve yıkım dışında hiçbir şey vaat etmemektedir. Emperyalizmin ve onun işbirlikçilerinin yürüttüğü bu savaş, açık biçimde kadınların bedenini de hedef almaktadır. Halep’te ortaya çıkan görüntüler, bu savaşın gerçek yüzünü tüm çıplaklığıyla göstermiştir. Kadına yönelik şiddeti, hele ki savaş koşullarında ortaya çıkan biçimlerini, güncel bir görüntüye ya da tekil bir vahşet anına indirerek ele almak mümkün değil. Kadına dair söylenecek her söz, ister istemez tarihsel bir yerden başlamak zorunda. Çünkü kadının bugünkü konumu, bugünün ürünü değil; binlerce yıllık bir ezilmişliğin, sömürünün ve denetim altına alma politikalarının sonucudur. Biraz şuraya değinecek olursak, sınıflı toplumların tüm savaşlarında erkek egemen bir taraf vardır ama her savaş aynı değildir. Haklı ve haksız savaş ayrımı burada belirleyici hale gelir. Haksız savaşlarda kadın, işgal edilen toplumun bir parçası olarak aşağılanır, köleleştirilir, teşhir edilir. Haklı savaşlarda ise tüm çelişkilere rağmen kadının özgürleşmesine alan açan bir dinamik de ortaya çıkar. Çünkü haklılığın dayanağı olan özgürleşme eylemi, kadını da dönüştürür; onu edilgen konumdan çıkarır, özneleştirir. Emeği, bedeni ve kimliği sömürülen, ezilenin ezileni kadının savaşmak için herkesten çok nedeni vardır.    Kadınlar yalnızca bir cephede değil; cinsel, sınıfsal, ulusal sömürüye karşı birçok cephede aynı anda mücadele eder. Bu yüzden kadınların savaşa katılımı, sadece dış düşmana karşı değil; kendilerine dayatılan toplumsal cinsiyet rollerine karşı da bir başkaldırıdır. Kadınlar için devrimci savaşa katılım, binlerce yıllık zincirlerin keskin biçimde parçalanmasıdır. Bu gerçek, erkek egemen sistem açısından büyük bir korku üretir. Güçsüz, zayıf, korunmaya muhtaç olarak kodlanan kadınların silahlanması, örgütlenmesi, komutanlaşması; erkek egemen iktidar alanlarına doğrudan bir meydan okumadır. Bu yüzden kadınlar savaşın öznesi haline geldikçe, onlara yönelen şiddet de daha sembolik, daha teşhirci, daha aşağılayıcı bir biçim alır. Kadın bedeni bu noktada yalnızca hedef alınmaz; mesaj taşıyan bir alana dönüştürülür. Kimliksizleştirme, kişiliksizleştirme, teslim alma ve diz çöktürme politikaları, en çıplak haliyle kadınlar üzerinden yürütülür.    Saldırılar rastlantısal değil   Erkek egemen burjuva feodal sistemin, kadınların toplumsal cinsiyet rollerini parçalamasına tahammülü yoktur. Bu tahammülsüzlük, savaş koşullarında açık bir kadın düşmanlığına dönüşür. Tam da bu nedenle kadınlara yönelik saldırılar hiçbir zaman rastlantısal değildir. Kadınlar hedef alındığında, aslında bir topluma, bir direnişe, bir geleceğe gözdağı verilir. Buradan baktığımızda, bugün karşı karşıya olduğumuz görüntüler de bu uzun tarihsel ve politik hattın dışında değildir. Aksine, bu sürekliliğin en güncel ve en çıplak ifadelerinden biridir. Bu tarihsel ve politik zemin içinde saç meselesi kendiliğinden anlam kazanıyor. Çünkü kadın bedeni, erkek egemen sistemde hiçbir zaman nötr bir alan olmadı; her parçası denetim, disiplin ve cezalandırma rejiminin konusu haline getirildi. Saç da bu bedenin en görünür, en kamusal, en sembolik parçalarından biri olarak ele alındı.   Tam da bu nedenle yapılmak istenen şey, askeri bir üstünlük kurmaktan çok sembolik bir kırılma yaratmaktır. “Savaşan kadın” figürünü aşağılamak, onu sıradanlaştırmak, iradesi kırılmış gibi göstermek. Saçı kesip bunu video aracılığıyla sergilemek, bu yüzden basit bir şiddet eylemi değildir. Bu, “bu beden artık senin değil”, “bu irade kırıldı”, “bu direniş aşağılandı” demenin görsel ve politik bir yoludur. Aynı zamanda yaşayanlara dönük bir mesajdır: “Savaşan kadın olmanın bedeli budur.” Burada hedef alınan yalnızca bir kadın değil; kadınların savaşın öznesi olabileceği fikridir. HTŞ ve IŞİD çizgisindeki erkek egemen zihniyet açısından bu tür görüntülerin özel bir anlamı vardır. Çünkü kadınlar tarafından öldürülürlerse “şehit olamayacakları” korkusunu taşıyan bu yapılar, kadınlara yönelik her türlü saldırıyı kendilerine hak görürler. Ancak tarihin ironisi şuradadır: Bu korkuya en güçlü yanıtı yine kadınlar vermiştir. Kobanê’de, Rojava’da kadınların direnişi, bu erkek egemen savaş aklının bütün mitlerini paramparça etmiştir.    Asıl tehdit düzenin kendisidir   Dolayısıyla saçın hedef alınması, kadına yönelik rastlantısal bir aşağılamadan ibaret değildir. Benzer pratikler, Hindistan’dan Filistin’e, savaşan kadının temsil ettiği özgürleşme ihtimaline yönelmiş bilinçli bir saldırıdır. Kadının bedeni üzerinden yürütülen bu teşhir ve aşağılamanın amacı, sadece geçmişi cezalandırmak değil; geleceği de korkuyla dizayn etmektir. Ve tam da bu yüzden bu tür görüntüler bize şunu söyler: Kadınlar savaşın öznesi haline geldikçe, erkek egemen sistem onların yalnızca bedenine değil, simgelerine de saldırır. Çünkü asıl tehdit, silah tutan kadın değil; o silahla birlikte parçalanan binlerce yıllık düzenin kendisidir.   "Kadının kendi bedenine hükmeden, savaşın içinde özneleşen bir yerde durması, bu bütün kurguyu bozar. Bu nedenle saç örgüsüne yönelen saldırı, doğrudan kadın bedenini denetim altına alma ve kadın kimliğini yok etme girişimidir."    *Saç örgüsünün hedef alınmasını, kadın bedeninin denetimi ve kadın kimliğinin yok edilmesi açısından nasıl okumak gerekir? Bu saldırının kadın mücadelesine dönük mesajı sizce nedir?   Kadının bedeni, erkek egemen iktidarın kendini yeniden ürettiği bir sahneye dönüştürülür. Saç örgüsünün özellikle hedef alınması, kadın bedenine yönelik denetimin en çıplak biçimlerinden biri olarak okunmalı. Çünkü saç örgüsü, kadın açısından yalnızca bir biçim değil; sürekliliğin, düzenin, kendini toplama ve ayakta tutma hâlinin ifadesidir. Özellikle savaş koşullarında örgülü saç, kadının hem bedenini hem iradesini kontrol edebildiğinin, dağılmadığının, teslim olmadığının bir işaretidir. Erkek egemen şiddet açısından bu kabul edilemez bir durumdur. Çünkü ataerkil savaş aklı, kadını ya korunması gereken bir varlık ya da ganimet olarak görmeye alışkındır. Kadının kendi bedenine hükmeden, savaşın içinde özneleşen bir yerde durması, bu bütün kurguyu bozar. Bu nedenle saç örgüsüne yönelen saldırı, doğrudan kadın bedenini denetim altına alma ve kadın kimliğini yok etme girişimidir. Kadınlar tarih boyunca çok yönlü bir mücadele yürütmek zorunda kalmıştır. Cinsel, sınıfsal ve ulusal sömürünün kesiştiği yerde duran kadınlar için savaş, yalnızca dış düşmana karşı değil; kendilerine dayatılan edilgenliğe karşı da verilen bir mücadeledir. Bu yüzden kadınların savaşa katılımı, erkek egemen savaş düzenini ters yüz eden bir potansiyel taşır.    Tarih bize şunu göstermiştir: Erkek egemen sistem kadınları köleliğe mahkûm etmeye çalıştıkça, kadınların savaşmak için nedenleri daha da büyümüştür. Kadınların devrimci savaşa katılımı, yalnızca bir askerî tercih değil; binlerce yıllık ezilmişliğe karşı bir kopuştur. Kadınlar savaşırken, aslında savaşı önce kendileriyle başlatırlar. Bu nedenle saç örgüsüne yönelen saldırı, kadın mücadelesini bitirmeyi değil; onun ne kadar derin bir tehdit olarak algılandığını gösterir. Erkek egemen sistemin tahammülsüzlüğü, kadınların yarattığı dönüşümün büyüklüğünün de bir göstergesidir.   "Savaş suçunu basit hukuki tanımlara indirgemek, emperyalist kapitalist sistemin bu kavramı nasıl içeriksizleştirdiğini gözden kaçırmamıza yol açar."    *HTŞ çetelerinin kadınların saç örgülerini hedef alan işkence görüntülerini propaganda aracı olarak kullanmasını, erkek egemen şiddet ve savaş suçu bağlamında nasıl değerlendiriyorsunuz?   Bu tür işkence görüntülerinin propaganda aracı olarak kullanılmasını, sadece “vahşetin teşhiri” olarak ele almak yetersiz kalır. Burada bilinçli bir siyasal akıl, erkek egemen bir savaş dili ve kitlelere verilmek istenen çok yönlü bir mesaj vardır. Şiddet yalnızca uygulanmaz; gösterilir, dolaşıma sokulur ve böylece yeniden üretilir. HTŞ ve benzeri yapılarda bu görüntüler, erkek egemen şiddetin meşrulaştırılması işlevi görür. Kadın bedeninin teşhiri, aşağılanması ve parçalanması, “güç” ve “zafer” anlatısının bir parçası hâline getirilir. Burada amaç sadece karşı tarafı korkutmak değil; kendi saflarını da bu vahşet üzerinden tahkim etmektir. Erkek egemenlik, kendini en çıplak ve en denetimsiz hâliyle burada yeniden kurar. Bu noktada “savaş suçu” kavramına da dikkatle yaklaşmak gerekir. Savaş suçunu basit hukuki tanımlara indirgemek, emperyalist kapitalist sistemin bu kavramı nasıl içeriksizleştirdiğini gözden kaçırmamıza yol açar. Uluslararası hukukta savaş suçu olarak tanımlanan eylemler bellidir; sivillerin ve savaş esirlerinin öldürülmesi, işkenceye maruz bırakılması, bedenlerin teşhir edilmesi, ganimet mantığıyla hareket edilmesi bunların başında gelir. Ancak bu tanımlar çoğu zaman seçici biçimde uygulanır.    Devletler arası savaşlarda bu ihlaller “savaş suçu” sayılırken, devletlerin kendi halklarına ya da ezilenlere karşı uyguladığı benzer şiddet çoğu zaman bu kapsama alınmaz. “Terörle mücadele” gibi kavramlar tam da bu noktada bir maymuncuk işlevi görür. Erkek egemen şiddet, bu söylemlerle aklanır, görünmez kılınır ya da olağanlaştırılır. HTŞ çetelerinin kadınlara yönelik işkence görüntülerini yayması, bu ikiyüzlü düzenin dışında değil; tam tersine onun en çıplak biçimde işleyen yüzlerinden biridir. Kadın bedeni burada bir propaganda nesnesine dönüştürülür. Bu, yalnızca bir bireye değil; kadınların savaşın öznesi olabileceği fikrine karşı yürütülen karşı-devrimci bir saldırıdır. Bu yüzden bu görüntüleri, erkek egemen savaş politikalarının sistematik bir parçası olarak değerlendirmek gerekir. Kadın bedeninin savaş alanına çevrilmesi, zaferin ve üstünlüğün kanıtı gibi sunulur. Erkek egemenlik, kendi kırılganlığını bu teşhir üzerinden gizlemeye çalışır. Sonuçta bu propaganda, gücün değil; korkunun propagandasıdır. Kadınların özneleşmesinden, savaşta komutanlaşmasından, tarih sahnesine kendi adlarıyla çıkmasından duyulan korkunun. Ve tam da bu nedenle bu görüntüler, erkek egemen şiddetin hem suçunu hem de iflasını aynı anda açığa vuruyor.   "Kadın bedenine yönelen her teşhir, her işkence görüntüsü, sadece bir vahşetin belgesi değil; yaklaşan daha geniş bir saldırının habercisidir."   *Bu tür cinsiyetlendirilmiş şiddet pratikleri, savaşlarda kadınlara yönelik politikaların sürekliliği açısından bize ne söylüyor? Kadın hareketleri açısından nasıl bir alarm niteliği taşıyor?   Bu tür cinsiyetlendirilmiş şiddet pratikleri, bize savaşlarda kadınlara yönelik politikaların tesadüfi değil, süreklilik taşıyan bir karakteri olduğunu gösteriyor. Kadınlara yönelen şiddet, savaşın “yan ürünü” değil; savaşın kendisinin bir parçası. Erkek egemen savaş aklı, her tarihsel momentte kadın bedenini bir mesaj alanı olarak kullanmıştır. Savaşlarda kadınların öldürülmesiyle yetinilmemesi; bedenlerinin teşhir edilmesi, kıyafetlerinin çıkarılması, saçlarının kesilmesi; zaferin kadın bedeni üzerinden ilan edilmesinin bir sonucudur. Burada kurulan şey, “üstünlük” ve “hâkimiyet” anlatısıdır.    Kadın bedeni üzerinden kurulan bu anlatı, sadece bireyi değil; onun temsil ettiği toplumsal direnci hedef alır. Bu süreklilik bize şunu söyler: Erkek egemenlik, kriz anlarında daha da sertleşir. Kadınlar mücadelede görünür oldukça, özneleştikçe, silahlandıkça, örgütlendikçe; şiddet daha sembolik, daha teşhirci ve daha mesaj yüklü hâle gelir. Çünkü hedef artık yalnızca bastırmak değil; korku üretmek, sınır çizmek, “yerinizi bilin” demektir. Kadın hareketleri açısından bu durum açık bir alarm niteliği taşır. Kadınlara yönelik bu tür saldırılar, yalnızca kadınları ilgilendiren bir mesele değildir; toplumun tümüne yönelen bir karşı-devrimci hattın işaretidir. Tarih bize defalarca göstermiştir ki kadınlara dönük sistematik saldırılar, çok kısa sürede çocuklara, toplumsal muhalefete, ezilen halklara ve tüm yaşama yayılır. Bu nedenle kadın bedenine yönelen her teşhir, her işkence görüntüsü, sadece bir vahşetin belgesi değil; yaklaşan daha geniş bir saldırının habercisidir.   "Kadınların savaşçı kimliği, erkek egemen sistemin en çok saldırdığı ama aynı zamanda en çok korktuğu alandır. Bu korku, kadınların doğru yerde durduğunu gösterir."    *Kadın hareketlerinin, uluslararası kadın örgütlerinin ve insan hakları mekanizmalarının bu işkence görüntüleri karşısında nasıl bir sorumluluk alması gerekir? Somut olarak hangi adımlar atılmalı?   Emperyalizm çağındayız ve bu nedenle esasta anti-emperyalist mücadeleye vurgu yapmak istiyoruz. Çünkü anti-emperyalist mücadele yalnızca askerî işgale karşı durmakla sınırlı değildir; aynı zamanda emperyalizme bağımlı sistemi ve onun egemen sınıflarını alaşağı etmeyi de zorunlu kılar. Bu işkence görüntüleri karşısında kadın hareketlerinin alacağı tutum, yalnızca kınama düzeyinde kalamaz. Çünkü mesele tekil bir suçun teşhiri değil; emperyalist kapitalist sisteme ve özelde erkek egemen savaş politikalarına karşı politik bir hattı örme sorumluluğudur. Öncelikle bu tür saldırılar hafızaya alınmalı. Unutulan her şiddet yeniden üretilir. Kadınlara yönelik işkencelerin belgelenmesi, teşhir edilmesi ve tarihsel kayda geçirilmesi, erkek egemenliğin normalleştirme çabasına karşı temel bir görevdir. Bu görevi üstlenmek, zulme karşı bu savaşta “biz de varız” sesini bugün daha güçlü yükseltmek gerekiyor. Bununla birlikte, kadınların özneleştiği ve önderleştiği mücadele hatları savunulmalıdır.    Kadınları yalnızca “mağdur” olarak ele alan yaklaşımlar, erkek egemen savaş düzeninin dolaylı bir uzantısıdır. Biliyoruz ki kadınlar, yaşamda da savaşta da özneleşmeden, önderleşmeden kurtuluşa yürüyemez. Kadın sorununun çözümü, kadınların mücadelede geri çekilmesiyle değil; tam tersine ön saflarda yer almasıyla mümkündür. Bugün Rojava’da yaşananlar, bu gerçeği bir kez daha ortaya koyuyor. Kadınların savaşçı kimliği, erkek egemen sistemin en çok saldırdığı ama aynı zamanda en çok korktuğu alandır. Bu korku, kadınların doğru yerde durduğunu gösterir. Bugün görevimiz, bu korkuyu büyütmektir. Biliyoruz ki mücadelede özneleşmeden, savaşta önderleşmeden kadın sorununun gerçek bir çözümü mümkün değildir.