Laura Corradi: Bilim, beyaz erkek egemenliğinin dışında yeniden düşünülmeli

  • 09:01 27 Temmuz 2026
  • Güncel
Melek Avcı 
 
ANKARA-  İtalyan sosyolog ve ekofeminist kuramcı Prof. Dr. Laura Corradi, Batı merkezli bilgi üretiminin sömürgecilik, ataerkillik ve kapitalizm tarafından şekillendirildiğini belirterek, Jineoloji'nin kadim bilgiyle yeni bir bilim anlayışı kurduğunu söyledi. 
 
Batı bilim anlayışının yalnızca bilgi üretimini değil, sınıf, cinsiyet, ırk ve sömürgecilik ilişkilerini de yeniden üreten bir iktidar mekanizması olarak işlediğine ilişkin Jineoloji’nin ortaya koyduğu çalışmaların yanı sıra bu durumun artık akademi çevrelerinde de genişçe yer bulduğu ve üzerine yoğunlaşıldığı akademik çalışmaların olduğunu görmekteyiz. Batı merkezli bilgi üretiminin eleştirisi, bilginin sömürgesizleştirilmesi, yerli bilgi sistemleri, dekolonyal kuram ve feminist epistemoloji ekseninde yürütülen çalışmalar, mevcut bilim anlayışının tarihsel ve ideolojik temellerini yeniden tartışmaya açıyor. 
 
İtalya'daki University of Calabria'da Sosyoloji Profesörü, ekofeminist kuramcı ve araştırmacı Prof. Dr. Laura Corradi  son araştırması üzerine ve feminizme yönelik eleştirileri ve Jineoloiji’ye dair konuştu. 
 
 “Bilginin sömürgecilikten arındırılması, yalnızca mevcut bilgi anlayışını eleştirmek anlamına gelmez. Aynı zamanda Batı üstünlüğünü, beyaz üstünlüğünü, erkek üstünlüğünü ve kapitalizmi yeniden üreten temel kavramları açığa çıkarmayı da gerektirir.”
 
*Öncelikle son çalışmanız hangi ihtiyaçtan ve okumalardan doğmuştur diye sormak istiyorum. Bu araştırmayı nasıl derinleştirdiniz?  
 
Tarihsel sömürgecilik, yeni bir dünya ölçeğinde değer akışının inşa edilmesinin temel başlangıç noktasıdır. Çalışmamda, Batı feminizmi deneyimleri ile Batı dışı feminizmler arasında bir bağ kurmaya çalıştım. Buna Hint feminizmi, Afrika feminizmi, dekolonyal feminizm, Güney Amerika feminizmi ve benzeri feminist yaklaşımlar da dâhildir. Ayrıca, Jineoloji ile köprü kurabilecek kavramlar geliştirmeye çalıştım. Bu oldukça yeni bir yaklaşımdır ve bence feminizmin ve eleştirel teorinin ötesine geçmektedir. Çünkü Jineoloji’nin önerdiği şey, kadim bilgi birikimine dayanan yeni bir bilim anlayışının inşa edilmesidir. Bu nedenle bilime yönelik kesişimsel eleştiri, öncelikle sınıfla ilişkilidir; çünkü bilgi olarak kabul ettiğimiz şey, egemen sınıflar tarafından üretilmiş ve dayatılmış bilgidir. Aynı zamanda cinsiyetle ilişkilidir; çünkü sahip olduğumuz bilgi, ataerkil bir bakış açısıyla şekillendirilmiştir. Bunun yanında, bilgi olarak kabul edilen şey; ırk, etnik köken ve kültürle de bağlantılıdır. Çünkü bugün bilim dediğimiz yapı, büyük ölçüde dünyanın Batı kesiminin ve kapitalist açıdan en gelişmiş bölgelerinin ürettiği bilimdir. Bu durum aynı zamanda sömürgecilikle de doğrudan ilişkilidir.
Dolayısıyla bilginin sömürgecilikten arındırılması, yalnızca mevcut bilgi anlayışını eleştirmek anlamına gelmez. Aynı zamanda Batı üstünlüğünü, beyaz üstünlüğünü, erkek üstünlüğünü ve kapitalizmi yeniden üreten temel kavramları açığa çıkarmayı da gerektirir. Abdullah Öcalan’ın "iktidar tekeli" ya da "devletin iktidar tekeli" olarak tanımladığı yapı da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Bunun bir başka boyutu daha vardır. Çünkü bugün bildiğimiz anlamdaki bilim, yani Batı bilimi, engelliliğe yönelik ayrımcı bir yaklaşım üretmekte; insanları sahip oldukları yetenekler üzerinden değerlendirmektedir. Bu nedenle engelli bireyler, daha az değerli kabul edilen kişiler hâline getirilmektedir. Benzer şekilde LGBT bireyler de daha az değerli görülmektedir. Bunun nedeni, ataerkil ve tek aile modeline uymamalarıdır. Başka bir ifadeyle, kadının geleneksel cinsiyet rollerini üstlendiği ve çocuk sahibi olduğu heteroseksüel ataerkil aile modelinin dışında kaldıkları için, egemen bilgi sistemi tarafından değersizleştirilmektedirler. Dolayısıyla tüm queer aileler, kabul edildikleri durumlarda bile sanki ikinci sınıf ailelermiş gibi değerlendirilmektedir. Çünkü mevcut toplumsal düzen, heteroseksüel ve ataerkil aile modelini esas almaktadır.
 
“Din, dil, kültür ve yaşam biçimi arasındaki ilişkinin, tek ve homojen bir ulusal kimlik anlayışına indirgenemeyeceği ortaya çıkıyor.”
 
*"Trinity of Power" (İktidar Üçlemesi) olarak adlandırdığınız kapitalizm, devlet ve ataerkillikten oluşan yapıdan söz ediyorsunuz. Bu kavramı nereden hareketle geliştirdiniz? Sizce günümüz dünyasında bu iktidar üçlüsü toplumsal cinsiyet ve sınıfsal eşitsizliklerin üretiminde nasıl bir rol oynuyor?
 
Bir hiyerarşi vardır. Bu hiyerarşi; sınıf, cinsiyet, ırk, engellilik ve cinsel yönelim açısından olduğu kadar dil açısından da kendisini göstermektedir. Bazı diller devlet dili olarak kabul edilir ve bunlar, bilmeniz, konuşmanız ve iletişim kurarken kullanmanız beklenen dillerdir. Basklıysanız, Kürtseniz ya da devletin resmî dilinden farklı bir dile sahipseniz, konuştuğunuz dil ikinci sınıf bir dil olarak kabul edilir; âdeta B tipi bir dil olarak değerlendirilir. Hatta bazen bu diller, dil olarak bile tanınmaz. Örneğin İspanya’daki faşizm döneminde Bask halkının kendi dilini konuşması yasaklanmıştı. Benzer bir durum Türkiye’deki Bakur bölgesinde de yaşandı. Türk olmayan Kürt halkının kendi dilini konuşmasına izin verilmiyordu. Pakistan’da Bengal halkı açısından da benzer bir durum söz konusuydu. Pakistan ile Bangladeş arasındaki ayrılığın nedenlerinden biri de buydu. Çünkü Pakistan’da yaşayanların büyük çoğunluğu Müslümandı ve dinî açıdan ortak bir kimliğe sahip oldukları düşünülüyordu.
Hindistan’dan ayrılmanın ardından, dinî bakımdan homojen olduğu varsayılan bir devlet ortaya çıktı. Ancak Bengal halkı Bengalce konuşuyordu ve kendi dilini özgürce kullanmasına izin verilmiyordu. Bu nedenle Bengal halkı, ayrılarak hem Müslüman kimliğini hem de Bengal kültürünü yaşayabileceği bir yerde var olmak zorunda kaldı. Bengal halkı, aynı zamanda Hindistan’ın Kalküta kentinde de varlığını sürdüren Bengal kültürünü ve dilini temsil ediyordu. Dolayısıyla burada din, dil, kültür ve yaşam biçimi arasındaki ilişkinin, tek ve homojen bir ulusal kimlik anlayışına indirgenemeyeceği ortaya çıkıyordu. Bilim ve beden anlayışı içerisinde yaşa dayalı bir hiyerarşi de bulunmaktadır. Genç insanların daha iyi, daha güçlü ve daha sağlıklı oldukları kabul edilmektedir; oysa bu varsayım her zaman doğru değildir. Buna rağmen sistem, gençliği bedensel güç ve değerle özdeşleştirirken, siyasal ve ekonomik iktidarın üst sınıflardan gelen yaşlı insanların elinde kalmasını sürdürmektedir Dolayısıyla bilim, bütün bu iktidar eksenlerini yeniden üreten ve somutlaştıran bir işleve sahiptir. 
 
 “Abdullah Öcalan bize şunu söylüyor: Köleci toplum, feodal toplum ve sömürgeci toplumlar gibi farklı toplumsal biçimler, her ne kadar tahakküme dayalı ilişkilerin egemenliği altında var olmuş olsalar da demokratik uygarlık hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmamıştır.”
 
*Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çalışmalarına da çokça atıf yapıyorsunuz konuşmalarınızda ve araştırmalarınızın temelinde de bu bahsettiğiniz ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz? 
 
Öcalan eleştirisinde, yalnızca eleştiri ile yetinmememiz gerektiğini vurgular. Aynı zamanda bu kavramların sömürgecilikten arındırılması gerektiğini ve sömürgeciliğin yalnızca son 500 yıla ait bir olgu olmadığını anlamamızı sağlar. Devletin ve ataerkilliğin de benzer şekilde çok eski tarihsel yapılara sahip olduğunu ortaya koyar. Sömürgecilik çok daha eski bir olgudur. Savaşla başlar. Ataerkillikle başlar. Bir klan, kendisini başka bir klandan üstün görerek onun topraklarını, kadınlarını ve kaynaklarını ele geçirmeye çalıştığında savaş başlar. Bu süreç aynı zamanda sömürgeci ilişkilerin de başlangıcını oluşturur. "Etnik grup" terimi, Yunanca ethnos kelimesinden gelir. Bu kelime "toplum" anlamına geldiği gibi, belirli bir topluluğu ya da ortak aidiyet taşıyan bir grubu da ifade eder. Dolayısıyla etnosentrik bir kültür – ki birçok kültür büyük ölçüde etnosentrik özellikler taşır – başka bir kültürü ya da başka bir topluluğu fethetmeye ve egemenliği altına almaya çalıştığında, ortaya çıkan ilişki sömürgecilik olarak tanımlanabilir. Antik çağda bu olgu "sömürgecilik" olarak adlandırılmıyordu. Binlerce yıl önce bu kavram kullanılmıyordu; ancak Romalıların, yani Roma İmparatorluğu'nun diğer halklara uyguladığı egemenlik ve yayılma politikaları sömürgeci nitelik taşıyordu. Aynı şekilde Pers İmparatorluğu'nun diğer halklara yönelik uygulamaları da sömürgecilik olarak değerlendirilebilir. 
Dolayısıyla sömürgecilik, yalnızca Kristof Kolomb'un Amerika'ya ulaşmasıyla başlayan bir olgu değildir. Sömürgeciliğin başlangıcı bu tarihe indirgenemez. Bu tarih, modern sömürgecilik biçiminin başlangıcını ifade eder. Ancak bu modernite, demokratik bir modernite değil; sömürgecilik üzerine kurulu, demokratik olmayan bir modernitedir. Abdullah Öcalan bize şunu söylüyor: Köleci toplum, feodal toplum ve sömürgeci toplumlar gibi farklı toplumsal biçimler, her ne kadar tahakküme dayalı ilişkilerin egemenliği altında var olmuş olsalar da demokratik uygarlık hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmamıştır. Toplumun içinde ve aralıklarında insanlar, demokratik ilişkileri, yatay örgütlenme biçimlerini ve dayanışmayı sürdürmeye devam etmişlerdir. Abdullah Öcalan bunu çok etkileyici bir biçimde açıklar ve asabiyye kavramına atıfta bulunur. Asabiyye (Asabiyyah), insanlar arasındaki toplumsal dayanışmayı ifade eder. Ona göre toplumsal dayanışma, tarihin genidir; toplumun varlığını ve sürekliliğini mümkün kılan temel güçtür. İşte kurtarmamız ve yeniden güçlendirmemiz gereken şey de budur: Her mahallede, her köyde ve her toplumsal bağlamda toplumsal dayanışmayı yeniden inşa etmek.
 
Bilim olarak kabul edilen bilgi ile – ki bu bilgi, egemen sınıfın, egemen ırkın, egemen cinsiyetin, egemen devletin ve egemen dinin çıkarlarını yansıtmaktadır – bunun dışında kalan bilgi biçimleri arasında hiyerarşik bir ilişki kurulmuştur. Buna karşın, binlerce yıldır, özellikle de son beş yüz yıldır sömürgeciliğe rağmen varlığını sürdürebilmiş bilgi gelenekleri de bulunmaktadır. Bu nedenle Amerikan yerlilerinin biliminden, Aborjin biliminden ya da Aborjin mühendisliğinden söz ettiğimizde, bunlar akademi dünyasında gerçek anlamda bilim olarak kabul edilmemektedir. Kendi ülkemde de akademinin hâlâ büyük ölçüde feodal bir yapıya sahip olduğunu söyleyebilirim. Aynı şekilde Avrupa'daki akademinin de birçok bakımdan hâlâ oldukça feodal özellikler taşıdığını belirtmek gerekir. İşe alım süreçleri ve akademik ilişkiler büyük ölçüde feodal işleyiş biçimlerini sürdürmektedir. Sonuç olarak egemen kültürün ürettiği bilim anlayışı, bunun dışında kalan bütün bilgi biçimlerini bilim dışı olarak değerlendirmektedir. Bu bilgi biçimleri ancak halk bilgisi ya da geleneksel bilgelik olarak kabul edilmekte; bilim statüsüne ise layık görülmemektedir. Çünkü bilim, gözlemci ile gözlem nesnesi arasında kesin bir ayrım bulunduğu ve hem gözlemcinin hem de gözlem nesnesinin tarafsız olduğu varsayımına dayanan belirli bir yöntem olarak tanımlanmaktadır. Oysa bilimde tarafsız olan hiçbir şey yoktur. Toplumda tarafsız olan hiçbir şey yoktur. Egemenlik ilişkilerinde ise tarafsızlıktan söz etmek hiç mümkün değildir. Dolayısıyla yerli bilimden ya da yerli mühendislikten söz ettiğimizde, aslında Avustralya'nın iç çölleri gibi son derece zorlu çevre koşullarında ya da Kuzey Kutbu'nun buzulları arasında yaşayan Inuit halkı gibi toplulukların nasıl hayatta kalmayı başardıklarından söz ediyoruz. Başka bir ifadeyle, ilk halkların ve yerli toplulukların bu çevrelerde geliştirdikleri bilgi, teknik ve yaşam pratiklerinden söz ediyoruz. Bu topluluklar yüz binlerce yıldır varlıklarını sürdürebilmişlerdir.
 
Eski bilim yeni bilimi inşa etmenin anahtarı
 
Eski bilim anlayışı da bu bilgi birikimine dayanmaktadır. Örneğin Jineoloji'de en çok dikkatimi çeken noktalardan biri de budur. Jineoloji, bilimi yeniden kurmaya çalışırken eski bilime geri dönmeyi önerir. Ancak bunu, eski bilgiyi yalnızca bir bilgelik biçimi, folklorik miras ya da geçmişten günümüze ulaşmış bilgi kırıntıları olarak görmek için yapmaz. Tam tersine, eski bilimi, yeni bir bilim anlayışını inşa etmenin temel anahtarı olarak değerlendirir. Bu, özellikle Hindistan’da Ayurveda bilimi üzerine yaptığım araştırmalar açısından geçerlidir; zira bu tür tıp bilimi hem son derece etkilidir hem de zararsızdır. Oysa Batı bilimi, beyaz erkeğin bilimi, sermayenin bilimi, vücudunuzun bazı kısımlarında çok etkili olabilse de diğer kısımlarına çok zararlı olabilir. Bu yüzden, Batı tıbbının acil durumlarda ve kanser gibi dejeneratif hastalıklar, solunum yolu hastalıkları ve yaşlanmayla ilgili diğer tüm sağlık sorunları için çok yararlı olduğunu düşünüyorum. Bence Ayurveda gibi geleneksel tıp, Çin tıbbı ya da Avrupa’daki homeopati çok daha etkilidir; homeopati, yeni doğan akademik bilginin karşı çıktığı eski Avrupa tıbbı, geleneksel tıbbıydı; yüzbinlerce kadın, bitkisel ilaçları bildikleri için cadı olarak diri diri yakıldı; onlar… onlar şifa vermek için taşları nasıl kullanacaklarını biliyorlardı,  Ve onlar cadı olarak görüldü ve dışlandılar. Avrupa’daki üniversitenin, birinci milenyumun ilk yüzyılında, 1062 yılı civarında kurulduğunu unutmayalım. Başlangıçta üniversiteler, her ırktan, sınıftan, renkten ve dinden tüm erkeklere açıktı, ancak kadınlara kapalıydı. Akademi, en başından beri kadınlara kapalıydı. Dolayısıyla, bilgili kadınlara yönelik zulüm, Batı biliminin oluşum sürecinin bir parçasıdır. Ve bu tür bilgilere değinmek, bence çok çok önemli. Silvia Federici’nin çalışmalarını vurgulamak isterim; o, cadılar tarihi konusunda uzman bir isimdir. İngilizce olarak bulabileceğiniz çok önemli kitaplarından biri, “Caliban”dır – bu, “güç” anlamına gelir – örneğin “Caliban ve Cadı” gibi, ve benim neslim için çok önemli olan yazdığı diğer kitaplar.
 
“Çünkü bilim, insanların günlük yaşamında karşılığı olan, yaşamı dönüştüren ve fayda üreten bir bilgi biçimi olmalıdır. İşte bu nedenle Kürt kadınlarında gerçekten hayranlık duyduğum şey, Jineolojiyi, yani gündelik yaşamın içinden üretilen kadın bilimini geliştirme ve görünür kılma konusundaki yetenekleridir.”
 
*Yine Makalenizde "radikal ekodemokrasi" kavramını kullanıyorsunuz. Radikal ekodemokrasi nedir? Kendini yatay ve demokratik olarak tanımlayan bir toplum için neden arzu edilen siyasal örgütlenme biçimi olduğunu düşünüyorsunuz? 
 
Bence mesele, hiyerarşiyi tersine çevirmek değildir. Çünkü hiyerarşiyi tersine çevirdiğimizde, aslında yalnızca yer değiştirmiş yeni bir hiyerarşi kurmuş oluruz. Asıl mesele, bu hiyerarşiyi nasıl ortadan kaldıracağımız, onu nasıl aşacağımız ve akla dayalı bilgi, sezgisel bilgi, ilişkisel bilgi ve duygusal bilgi gibi bütün bilgi biçimlerine nasıl eşit bir saygınlık kazandıracağımızdır. Bilginin ne olduğu konusunda hiçbir tabu olmamalıdır. Aynı şekilde, eski hiyerarşinin yerine yeni bir bilgi hiyerarşisi kurmaya da çalışmamalıyız. Bunun yerine, farklı bilgi alanlarını birbiriyle bütünleştirmeli ve Batı bilim geleneğinin yaptığı gibi yalnızca akla dayalı bilgiyi üstün gören bir anlayışı yeniden üretmemeliyiz. Bunun yanında, yapay zekâ ve giderek artan teknolojik araçlarla donatılmış Batı bilimi, bizi teknolojinin içine öylesine çekmektedir ki, insanlar adeta onun içinde kaybolmaktadır. Bu durum özellikle gençlerin kendi hafızalarını, kendi akıl yürütme becerilerini ve kendi duygusal zekâlarını kullanmalarını giderek zorlaştırmaktadır. Bu sorun, verdiğim Cinsiyet ve Bilim dersinde giderek daha görünür hâle geliyor. Bu yıl yüzün üzerinde öğrencim vardı ve öğrencilerin önemli bir kısmı kendi düşüncelerini, duygularını ve sezgilerini geliştirmek yerine doğrudan yapay zekâya başvuruyordu. Teknolojiyi kullanmak onlar için kolay ve cazip olduğu için, bir anlamda ona bağımlı hâle gelmiş ve kendi düşünme süreçlerini ikinci plana atmış durumdalar. Bu nedenle onları, yapay zekâ kullanmadan küçük gruplar hâlinde çalıştırabilmek ve kavramları birlikte tartışarak geliştirmelerini sağlayabilmek için gerçekten çok çaba harcamak zorunda kaldım. Şöyle düşündüm, "Tanrım, bunlar toplumsal olarak makinenin hizmetkârları olacak şekilde yetiştiriliyorlar." Gelecekte makineleri yöneten ya da onlarla çalışan insanlar olacaklar; fakat aynı zamanda mümkün olduğunca bireyci olmaları ve diğer insanlarla sürekli rekabet etmeleri bekleniyor. Bu nedenle ben de herkesin birbirini rakip olarak gördüğü ve iş birliğinin geri plana itildiği bu kalıpları kırmaya çalışıyorum.  Her ne kadar öğrencilerde belirli ölçüde bir değişim gözlemlemiş olsam da, insanın kendi bedeni, zihni ve ruhu yerine teknolojiyi kullanmasını teşvik eden toplumsal baskı son derece güçlü.
 
Benzer bir durum üreme teknolojileri konusunda da görülmektedir. Feministlerin önemli bir bölümü, farklı üreme teknolojilerinin kullanılmasını destekliyor. Oysa tüp bebek yöntemiyle, özellikle de intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI) yöntemiyle dünyaya gelen bebekler konusunda ciddi tartışmalar var. Bu yöntemin kullanıldığı gebeliklerde, doğal yolla gerçekleşen gebeliklerle karşılaştırıldığında doğumsal anomalilerin daha yüksek oranlarda görüldüğünü ileri süren araştırmalar var. Taşıyıcı annelik uygulamaları da benzer biçimde tartışmalıdır. Bu yöntemde bir kadından alınan yumurta laboratuvar ortamında döllenmekte ve daha sonra başka bir kadının rahmine yerleştirilmektedir. Bu durumda embriyonun genetik yapısı ile gebeliği taşıyan annenin biyolojik ortamı arasında farklı biyolojik süreçler söz konusu olmaktadır. Bu nedenle, gebelik kayıpları, düşükler ve ölü doğumlar gibi risklerin arttığını ileri süren çalışmalar var. Oysa bana göre üreme teknolojileri, giderek derinleşen kısırlık krizine gerçek bir çözüm sunmamaktadır. Çünkü kısırlık krizi, büyük ölçüde çevresel bozulma ve ekolojik tahribatla bağlantılıdır. Bu nedenle söz konusu sorun, çevresel yıkımı daha da artırabilecek teknolojilere daha fazla başvurarak değil, çevreyi koruyan ve ekolojik dengeyi yeniden kurmayı amaçlayan politikalar aracılığıyla çözülmelidir. Bunun yanı sıra, yumurta bağışında bulunan kadınların, yumurtalarını maddi karşılıkla veren kadınların ya da ücret karşılığında gebelik üstlenen taşıyıcı annelerin maruz kaldığı sömürü de göz ardı edilmemelidir. Bu uygulamalar, kadın emeğinin ve kadın bedeninin metalaştırılmasının bir başka biçimidir. Jineoloji'de en çok beğendiğim noktalardan biri ise yalnızca Batı bilimini eleştirmekle yetinmiyor; geçmişin bilgi birikimini bugüne taşıyan ve gündelik yaşamla doğrudan ilişki kuran yeni bir bilim anlayışının geliştirilmesini teşvik etmektedir. Çünkü bilim, insanların günlük yaşamında karşılığı olan, yaşamı dönüştüren ve fayda üreten bir bilgi biçimi olmalıdır. İşte bu nedenle Kürt kadınlarında gerçekten hayranlık duyduğum şey, Jineolojiyi, yani gündelik yaşamın içinden üretilen kadın bilimini geliştirme ve görünür kılma konusundaki yetenekleridir.
 
“Abdullah Öcalan'ı okumadan önce devlet meselesine ilişkin bazı teorik ve pratik sorunları hiçbir zaman tam anlamıyla çözebilmiş değildim. Çünkü Marksist feminist bir araştırmacı olarak, Marx'ın kendisinin bile devlet sorununu, çoğu zaman ona atfedildiği kadar kapsamlı ve derinlikli biçimde ele almadığını düşünüyordum.”
 
* "Bilginin kesişimsel sömürgesizleştirilmesi" kavramını kullanıyorsunuz. Bu kavramsallaştırma, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın sunduğu paradigmayla nasıl kesişiyor? 
 
Farklı baskı eksenlerinin – sınıf, cinsiyet, ırk, etnik köken ve benzeri toplumsal eşitsizlik biçimlerinin – birbirleriyle nasıl kesiştiği üzerine düşünmeye başladım. Yaklaşık otuz beş ya da otuz altı yıl önce, öğrenciyken, Kaliforniya'da doktora yapmak üzere bir burs kazandım. Orada, özellikle siyah feminist düşünce tarafından geliştirilen kesişimsel feminist yaklaşımla tanıştım. Marksist geçmişim, büyük ölçüde sınıf analizine dayanıyordu. İlk kitabımda fabrikalarda çalışan kadınlar üzerine yazmıştım. Ben de bir dönem fabrika işçisi olarak çalıştım. Bu nedenle fabrikalardaki kadınları incelemek, benim için sınıf ile cinsiyet arasındaki kesişimi araştırmak anlamına geliyordu. Ancak 1990'lı yıllardan önce etnik köken ve ırkın bu analizlere nasıl dâhil edilmesi gerektiği üzerinde yeterince durulmamıştı. Bu nedenle 1970'ler ve 1980'ler boyunca çalışmalarım ağırlıklı olarak sınıf ve cinsiyet ekseninde ilerledi. Daha sonra Kaliforniya'da siyah feministlerle, Amerikan yerlisi feministlerle, Chicana ve Meksikalı feministlerle, Karayipli feministlerle ve daha birçok farklı feminist gelenekten gelen araştırmacılarla temas kurdum. Böylece baskının, beyaz üstünlüğü düşüncesi üzerine kurulan biçimleriyle nasıl kesiştiğini de incelemeye başladım.
 
Beyaz üstünlüğü fikri, Batı biliminin en az beş yüz yıldır dünyanın farklı bölgelerine yaydığı temel ideolojik kabullerden biridir. Ancak Abdullah Öcalan'ın da vurguladığı gibi, ataerkil baskı çok daha eski bir tarihe sahiptir. Aynı şekilde sınıf baskısı, yani başkalarının emeğinin sömürülmesine dayanan tahakküm biçimi de ırksal baskıdan daha eski tarihsel kökenlere uzanmaktadır. Bununla birlikte, Abdullah Öcalan'ın eserlerini okumadan önce devlet meselesine ilişkin bazı teorik ve pratik sorunları hiçbir zaman tam anlamıyla çözebilmiş değildim. Çünkü Marksist feminist bir araştırmacı olarak, Marx'ın kendisinin bile devlet sorununu, çoğu zaman ona atfedildiği kadar kapsamlı ve derinlikli biçimde ele almadığını düşünüyordum. Tam da bu noktada devletin tarihsel ve toplumsal rolüne ilişkin bazı temel kuşkular benim için kaçınılmaz hâle geldi. Abdullah Öcalan'ı okumak ise bana, devlet ile toplumun aynı şey olmadığını ve bu iki yapının birbirine karıştırılmaması gerektiğini açık biçimde kavrama imkânı sağladı. Toplumdaki birçok insan, hatta birlikte mücadele ettiğim birçok aktivist bile, "Biz devletiz" ya da "Devlet biziz" diye düşünmektedir. Oysa ben buna katılmıyorum. Biz devlet değiliz; biz toplumuz. Antonio Gramsci'nin sivil toplum olarak adlandırdığı alanız ve bu alan, devletten niteliksel olarak farklıdır. Bana göre Marx'ın eserlerinde, devlet ile toplumu birbirine karıştırma eğilimini bütünüyle ortadan kaldıracak kadar güçlü ve sistematik bir teorik çerçeve bulmak kolay değildir.
 
Abdullah Öcalan’ın hipotezleri ve Marx
 
Elbette Gramsci bu konuda birkaç adım daha ileri gitmiştir. Ancak Abdullah Öcalan’ın eserlerinde devlet, ataerkillik ve sermaye birikimi arasındaki ilişki çok daha açık ve sistematik bir biçimde ortaya konulmaktadır.  Abdullah Öcalan, bu tarihsel süreç içerisinde kadınların köleleştirilmesini son derece açık bir biçimde ele alır. Kendisi bunu doğrudan "kadın köleliği" olarak tanımlar. Bana göre bu kavram, günümüzde de kadınların bedenleri, dış görünüşleri ve yaşlanmaları üzerinden maruz bırakıldıkları baskıları anlamak açısından oldukça yerindedir. Bu nedenle Öcalan’ın bu konudaki analizlerini okuduğumda, "İşte tam olarak anlatılmak istenen bu," diye düşündüm. Kadın köleliğinin, öncelikle üreme kapasitesinin denetim altına alınmasına dayanan bir kölelik biçimi olarak ortaya çıktığını ifade etmesi, bu süreci anlamak açısından önemlidir. Çünkü bir klanın zenginliği ve gücü, büyük ölçüde tarımsal üretimde çalışabilecek insan sayısıyla bağlantılıydı. Bu nedenle kadınlar, Marx’ın da belirttiği gibi, işgücünü yeniden üreten, yani emek gücünü dünyaya getiren kişiler olarak görülmeye başlandı. Dolayısıyla ilk şehir devletlerinin ortaya çıkışından itibaren kadınların köleleştirilmesine dayanan ilişkiler de gelişmeye başladı. Çünkü mümkün olduğunca fazla çocuk sahibi olunması isteniyordu.  Bu nedenle ben de başka kaynaklara yöneldim. Amacım, ataerkil devlet ile sermaye birikiminin birbirinden ayrı değil, tarihsel olarak iç içe geçmiş tek bir sistem olarak ele alınıp alınamayacağını anlamaya çalışmaktı. Bana göre Abdullah Öcalan bu hipotezi ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor. Aynı yaklaşım Özgürlük Sosyolojisi adlı eserinde de görülmektedir. Bana göre bu iki kitapta geliştirdiği hipotez oldukça güçlüdür. Çünkü buna karşı ileri sürülen görüşler ikna edici görünmemektedir. Örneğin bazı düşünürler, kapitalizmin yalnızca son beş yüz yıla ait bir olgu olduğunu söylerken, ataerkilliğin de aynı tarihsel dönemde ortaya çıktığını varsaymaktadır. Oysa bana göre durum böyle değildir. Ben, tarımsal üretimin başlangıcının ve Urfa ile Uruk gibi ilk şehir merkezlerinin ortaya çıkışının yaklaşık on bin yıl öncesine kadar uzandığını düşünüyorum. Toplumların kökeni üzerine çalışan bazı araştırmacılar, erken dönem göçebe toplulukları, kadınların toplumsal konumu ve tanrıça kültleri üzerine önemli bulgular ortaya koymaktadır. Bu çerçevede bereketi, doğayı, barışı, doğurganlığı ve yaşamı temsil eden tanrıçalardan savaş tanrılarına doğru yaşanan dönüşümle birlikte ataerkilliğin yükselişini de görmek mümkündür. Dolayısıyla burada tarihsel bir geçiş söz konusudur. Bana göre tarımın başlamasıyla birlikte ortaya çıkan önemli değişimlerden biri de şudur: Erkekler, belirli bir tarihsel aşamada, Öcalan’ın "tarihsel sapma" olarak adlandırdığı süreç içerisinde, yaşamın oluşumunda kendi biyolojik rollerinin farkına vardılar. Başka bir ifadeyle, yeni yaşamın oluşumunda kendi tohumlarının belirleyici olduğu düşüncesini geliştirdiler. Bunun sonucunda kadınlar artık yaşamı tek başına yaratan kutsal varlıklar olarak görülmemeye başlandı; bunun yerine erkek soyunu devam ettiren ve erkek tohumunu taşıyan kişiler olarak tanımlandılar.  Bu ise kadınların toplumdaki statüsünü köklü biçimde değiştiren tarihsel bir dönüşümü ifade etmektedir.
 
“Demokratik konfederalizm fikri; farklı etnik toplulukların, farklı dinlerin birlikte yaşadığı, kadınların öncülük ettiği ve eşbaşkanlık sistemiyle yönetilen bir model olarak, dünyaya bakışımı gerçekten değiştirdi. Hatta hayatımı değiştirdi diyebilirim.”
 
*Bugün bilgi üretimi yalnızca akademi tarafından değil, devletler, uluslararası kuruluşlar ve medya aracılığıyla da şekillendiriliyor. Bu koşullarda bilginin sömürgeleştirilmesi nasıl işler? 
 
Ben her zaman doğrudan demokrasiye inandım. Toplumsal değişimin seçimler yoluyla gerçekleşeceğine hiçbir zaman inanmadım; bu düşünce bana her zaman oldukça uzak geldi. 1990'lı yılların başında çalışmalarımda yerli topluluklarla ilgilenmeye başladım. O dönemde ağırlıklı olarak sağlık alanında çalışıyordum. Çalışmalarım; halk sağlığı, çevre sağlığı ve özellikle işçiler, kadınlar, yerli topluluklar, mülteci kampları ve benzeri alanlarda hastalıkların önlenmesine yönelik koruyucu sağlık uygulamaları üzerineydi. Zapatista topluluklarında bulunduğumda ise ilk kez doğrudan demokrasiyle karşılaştım ve kendi kendime, "Bu gerçekten çok farklı bir deneyim," dedim. Kararlar birlikte alınıyordu. Meksika devletiyle yapılan görüşmelere katılan delegeler her seferinde değişiyordu. Delegeler tek başlarına hiçbir konuda karar verme yetkisine sahip değillerdi. Her görüşmeden sonra kendi topluluklarına dönüyor, bütün konuları yeniden tartışıyor ve ancak bundan sonra devlet temsilcileriyle tekrar müzakereye gidiyorlardı.
 
Her gün, Zapatista toplulukları ile Meksika devleti arasında yürütülen San Andrés Anlaşmaları müzakerelerini gözlemci olarak izledim. Kendi topluluklarında doğrudan demokrasiyi bu şekilde sürdürebilmeleri gerçekten hayranlık vericiydi. Üstelik bunlar oldukça farklı topluluklardı. Büyük ölçüde Maya halklarından oluşuyorlardı; ancak Tzotzil, Tzeltal, Tojolabal, Chol, Zapotek ve Çapanek gibi farklı dilleri konuşuyorlardı. Farklı dillere sahip olmalarına rağmen birbirlerini anlayabiliyorlardı.  Daha sonra dünyanın farklı bölgelerindeki başka yerli topluluklarda da benzer uygulamalar gördüm. Ardından Rojava deneyimiyle karşılaştım. Özellikle 2014 yılında ilan edilen Toplumsal Sözleşme'yi gördüğümde kendi kendime şöyle dedim: "Bu, artık yalnızca köy ya da küçük topluluk ölçeğinde uygulanan doğrudan demokrasiden daha ileri bir deneyim." Çünkü burada artık birkaç bin kişilik küçük topluluklardan değil; milyonlarca insanın yaşadığı, kantonlar temelinde örgütlenen daha geniş ölçekli bir siyasal yapıdan söz ediyoruz. Demokratik konfederalizm fikri; farklı etnik toplulukların, farklı dinlerin birlikte yaşadığı, kadınların öncülük ettiği ve eşbaşkanlık sistemiyle yönetilen bir model olarak, dünyaya bakışımı gerçekten değiştirdi. Hatta hayatımı değiştirdi diyebilirim.
 
O tarihten sonra etnik gruplar arası ve dinler arası diyaloğu geliştirmeye özel önem vermeye başladım. Çünkü bunun hem çatışmaların önlenmesi hem de farklılıklara saygının geliştirilmesi açısından son derece önemli olduğuna inanıyorum. Etnik açıdan tamamen homojen bir toplum inşa ederek yeni bir toplumsal model oluşturamazsınız. Böyle bir şey mümkün değildir. Rojava'daki Kürt halkı da yaşadıkları topraklarda bulunan bütün halklarla birlikte hareket edilmesi gerektiğini çok iyi kavramıştır. Abdullah Öcalan'ın demokratik konfederalizm fikri de tam bu çok kültürlü yapı içerisinde gelişme olanağı bulmuştur. Mahmur Kampı'nda bulunduğum sırada da demokratik konfederalizmin günlük yaşam içerisinde nasıl uygulanmaya çalışıldığını gözlemleme fırsatı buldum. Doğrudan demokrasinin, konseylerin ve meclislerin nasıl işlediğini görmek benim için gerçekten şaşırtıcıydı.  Eğer gerçekten aşağıdan yukarıya doğru işleyen bir siyaset anlayışı geliştirmek istiyorsak, hiçbir zaman eğitim hakkı ya da temel yaşam koşulları için mücadele etmek zorunda kalmamış üst sınıflardan gelen insanlardan ziyade, alt sınıflardan gelen insanların deneyimlerine ihtiyaç duyarız. Çünkü insanlar doğdukları yeri, konuştukları dili ve ait oldukları sınıfsal konumu kendi yaşamlarında taşırlar. Aynı şekilde insanlar, ırklarını, etnik kökenlerini, dillerini ve dinlerini de yaşam deneyimleri içinde somutlaştırırlar. Bu nedenle, ne kadar radikal görünürlerse görünsünler, gerçek yaşam deneyimlerinden uzak küçük burjuva kökenli liderliklerin toplumsal mücadelelere yön vermesi günümüzde tehlikeli olabilir. Bu yüzden ben, yukarıdan aşağıya işleyen elit liderlikler yerine, tabandan yükselen bir liderlik anlayışını savunuyorum.
 
 * Bugün yapay zekâdan dijital kapitalizme, iklim krizinden kitlesel göçe kadar yeni iktidar biçimleri ortaya çıkıyor. Bu yeni koşullar, Jineolojiye hangi yeni tartışmaları eklemeyi gerektiriyor?
 
Yapay zekânın ve ileri teknolojilerin belirleyici olduğu toplumlar gerçekte bizim denetimimiz altında değildir. Bu teknolojiler, toplumlarımızda zaten var olan önyargıları, eşitsizlikleri ve güç ilişkilerini yeniden üretmektedir. Birçok kişi teknolojiyi, toplumsal sorunlarımızı çözecek bir araç olarak görmektedir. Oysa bana göre mevcut teknolojik gelişmeler, çoğu zaman bu sorunları ortadan kaldırmak yerine daha da pekiştirmektedir. Eleştirdiğim teknolojiler, büyük ölçüde toplumsal denetim ve toplumsal manipülasyon amacıyla kullanılan teknolojilerdir. Bu nedenle söz konusu teknolojiler demokratik değildir. İnsanlar bu teknolojilerin tasarımına, geliştirilmesine ve yönetimine katılmamaktadır. Bu sistemler büyük ölçüde yukarıdan aşağıya işleyen, tek yönlü ve hiyerarşik yapılardır. Özellikle günümüzde teknolojilerin çatışmalar, savaşlar ve silahlı mücadeleler için yoğun biçimde kullanıldığı düşünüldüğünde, teknolojiyi demokratikleştirmek gerçekten çok zor ama aynı zamanda son derece önemli bir görevdir. Bu nedenle teknolojilerin demokratikleştirilmesini ve teknolojilere ilişkin karar alma süreçlerinde insanlar, toplum ve çevre üzerindeki etkilerin mutlaka dikkate alınmasını talep ediyoruz. Burada yalnızca ekonomik kazançtan değil; aynı zamanda siyasal, kültürel ve teknolojik hegemonya kurma çabasından da söz ediyoruz. Bu nedenle bu alanın demokratikleştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Bana göre bunun için demokratik konfederalizm gibi bir model önemli imkânlar sunmaktadır. Çünkü demokratik konfederalizm, cinsiyet, etnik köken ve din gibi farklılıkların dikkate alındığı; çeşitlilik ile eşitliğin birlikte var olabildiği bir siyasal örgütlenme anlayışı önermektedir.
 
“İşçiler, sendikalar, kiliseler, farklı dinî kurumlar, camiler, tapınaklar ve Antonio Gramsci'nin sivil toplumun kurumları olarak tanımladığı bütün bu yapılar, bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz sosyal koalisyonların kurulması açısından stratejik bir öneme sahiptir.”
 
*Türkiye'de yeniden barış ve demokratik çözüm tartışmalarının konuşulduğu bir dönemde, ortaya konulmuş olan bu demokratik perppektif, toplumsal barışın yeniden inşası açısından nasıl okunabilir? 
 
Bence bu süreçte anahtar nokta kadınların liderliğidir. Sonuçta güçlü erkeklerin yönettiği barış süreçleri, çoğu zaman toplumun gerçek ihtiyaçlarını yeterince dikkate almamaktadır. Bu nedenle yeni bir liderlik anlayışına ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Kadınların liderliğine ihtiyacımız var; ancak erkekler tarafından seçilmiş kadınlara değil, kadınlar tarafından seçilmiş kadınlara. Siyasal ve etik açıdan kadın özgürlüğüne bağlı, barışçıl, üretken ve gerçekten demokratik bir toplum fikrini savunan; aynı zamanda radikal biçimde ekolojik bir toplum anlayışını benimseyen ve herkesin kendini gerçekleştirebileceği bir yaşamı hedefleyen kadınlara ihtiyaç vardır. Güçlü bir kadın hareketine ve kadınların özerk örgütlenmelerine ihtiyaç vardır. Toplumsal hareketlerde kadınların liderlik ettiği bazı örnekler biliyorum. Ancak bu örneklerde bile çoğu zaman öncelik, diğer kadınların ya da kamusal yararın savunulması olmamaktadır. Bunun yerine öncelikler, küçük grupların çıkarlarına, onları destekleyen erkeklerin beklentilerine ya da ait oldukları dar siyasal örgütlerin çıkarlarına dönüşebilmektedir. Böyle olduğunda daha geniş toplumsal ihtiyaçlar görülemez hâle gelmektedir. Oysa bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, farklı toplumsal kesimler arasında ittifaklar kurabilmektir. Kendi bağlamımızda ittifak kurmak, sosyal hareketlerin kendi iç sorunlarını da aşabilmesi anlamına gelir. Batı'daki feminist hareketler içinde de ciddi parçalanmalar yaşanmaktadır. Üreme teknolojileri, trans hakları, LGBT meseleleri, maneviyat ve din gibi konularda önemli görüş ayrılıkları bulunmaktadır. Bu nedenle bütün bu sorunların aşılabilmesi için güçlü bir kadın liderliğine ihtiyaç vardır. 
 
Çünkü yalnızca genel toplumda değil; toplumsal hareketlerde ve siyasal örgütlerde de cinsiyetçilik ve erkek egemenliği hâlâ oldukça güçlüdür. Çoğu zaman kadınlar bile, kadınların ortak çıkarlarını savunmak yerine kendi örgütlerini korumayı öncelik hâline getirebilmektedir. Jineoloji alanında çalışan kadınların yürüttüğü çalışmaların bu nedenle çok önemli olduğuna inanıyorum. Örneğin Şehba Kampı'ndaki deneyim ve Afrin'in bombalanmasının ardından yüzlerce erkekle yürütülen yeniden eğitim çalışmalarında; onur, özgürlük, kadın ve erkeklerin kadınlara bakış biçimleri tartışmaya açılmıştır. Bugün Avrupa'daki toplumsal hareketlerin içinde bile kadınları hâlâ fethedilecek bir ganimet gibi gören erkekler bulunmaktadır.  Bu eski feodal zihniyet, bugün bile aktivistler arasında yaşamaya devam ediyor. Doğayla uyumlu ve barışçıl bir dünya için mücadele ettiklerini söyleyen bazı aktivistler, pratikte kadınlarla ilişkilerinde hâlâ sömürgeci ve tahakkümcü bir yaklaşım sergileyebilmektedir. Bu da siyasal alanda üstünlük kurma çabalarını besleyerek gruplar arasındaki bölünmeleri ve çatışmaları derinleştirmektedir. Bu nedenle ittifakların son derece önemli olduğunu düşünüyorum ve kurulacak ittifaklar mutlaka kesişimsel olmalıdır. Toplumsal hareketler, işçi hareketleri, kadın hareketi, LGBT hareketleri, engelli örgütleri, çevre aktivistleri, farklı dinî topluluklar ve maneviyat grupları birlikte hareket edebilmelidir. Toplumsal değişim ancak bu ortak mücadeleyle mümkün olabilir. Yalnızca küçük bir siyasal grubun kendi içinde uzlaşmasını ittifak olarak değerlendiremeyiz. Benim sözünü ettiğim ittifak bu değildir. Ben, toplumsal hareketler arasında kurulacak kesişimsel ittifaklardan; ırkçılık karşıtı hareketlerle kapitalizm karşıtı hareketler ve diğer toplumsal mücadeleler arasında kurulacak geniş dayanışma ağlarından söz ediyorum. İşçiler, sendikalar, kiliseler, farklı dinî kurumlar, camiler, tapınaklar ve Antonio Gramsci'nin sivil toplumun kurumları olarak tanımladığı bütün bu yapılar, bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz sosyal koalisyonların kurulması açısından stratejik bir öneme sahiptir. Dolayısıyla kesişimsel ittifaklar kurulmadan güçlü toplumsal koalisyonlar oluşturamayız. Böyle koalisyonlar olmadan savaşa, kapitalist krize ve giderek derinleşen toplumsal eşitsizliklere karşı güçlü toplumsal bloklar kurmak mümkün değildir. Bu ittifaklarda kadınların rolü belirleyici önemdedir.