Bedenler hedefte, hafıza ayakta

  • 09:04 1 Şubat 2026
  • Kadının Kaleminden
“Kürt kadın mücadelesi yalnızca hayatta kalmanın değil; kimliği, hafızayı ve onurlu–özgür yaşamı savunmanın adıdır.” 
 
Wenda Dursend
 
Tarih, yok etmeyi bir yöntem olarak seçtiğinde, karşısına her zaman var olmayı koyanlar çıkmıştır. Kürt kadın mücadelesi, yok etme savaşına karşı var olma iradesinin en ısrarlı biçimidir. Çünkü bu mücadele yalnızca hayatta kalmanın değil; kimliği, hafızayı ve onurlu–özgür yaşamı savunmanın adıdır. Yok etme savaşları yalnızca bedenleri değil, anlamı, belleği ve geleceği hedef alır. Kürt kadınları ise bu saldırı karşısında direnişi bir varoluş biçimine dönüştürmüştür.
 
Bu bağlamda IŞİD’e karşı Kürtlerin yürüttüğü savaş, Orta Doğu tarihine yalnızca askerî bir çatışma olarak değil; kadınların kendi kaderlerini ellerine aldığı tarihsel bir kırılma anı olarak geçti. Bu savaşın öncülüğünü yapan kadınlar yalnızca cephede yer almadı; savaşın anlamını, dilini ve yönünü köklü biçimde değiştirdi. Erkek egemen savaş aklının yok etmeye dayalı anlayışı karşısına, yaşamı savunan başka bir etik koydular. Bu nedenle kadın savaşçıların hikâyesi yalnızca zaferler ya da kayıplar üzerinden değil; beden, hafıza ve direniş üzerinden okunmalıdır.
 
Kürt kadın mücadelesi, belli dönemlerin ya da belli isimlerin toplamı değildir. Bu mücadele, yüzyıllardır inkâr ve imhanın hüküm sürdüğü savaş koşullarında yoğrulmuş kolektif bir hafızanın ürünüdür. Ulusal inkâr ile patriyarkanın kesiştiği yerde verilen bir var olma savaşıdır. Dolayısıyla bu mücadele yalnızca bir kimlik arayışı değil; yaşamı savunma iradesidir. Kürt kadınları, bilinçli ve örgütlü bir politik hatta mücadelenin öznesi hâline gelmiştir. IŞİD’e karşı verdikleri savaş, bu mücadelenin dünya ölçeğinde görünür olduğu tarihsel bir eşiği ifade eder.
 
Rojava Kadın Devrimi, savaşı fetih ve yıkım üzerinden değil; savunma ve yaşam üzerinden kuran değerlerle gelişti. Çünkü yok etme savaşı yalnızca fiziksel bir çatışma değildir; kimlikleri, bedenleri, tarihleri ve kültürleri silmeye yöneliktir. Kadınlar bu saldırı karşısında yalnızca maruz kalan değil; öz savunma ve var olma mücadelesi yürüten öznelerdir. Bu mücadele yalnızca bugünün değil, yüzyılların hikâyesidir.
 
Bu nedenle Dimdim Kalesi, Kürt tarihinde bir mekândan fazlasıdır. Kuşatılmış bir zamanın adıdır. Açlıkla, yoksunlukla ve ölümle sınanan bir iradenin teslim olmama kararı ve hafızasıdır. Bu hafızada kadınlar direnişin arka planında değil, sürekliliğinde yer alır. Rînde Xan kişiliği de yalnızca bireysel bir kahramanlığı değil; cesareti, baş eğmezliği ve ahlaki bir duruşu temsil eder. Rînde Xan geleneği, kadınları korunması gereken bir varlık olarak değil; sözü olan, bedel ödeyen ve yön veren bir özne olarak konumlandırır. Bu yaklaşım, Kürt kadın mücadelesinin kültürel arka planını oluşturur.
 
Yüzyıllar sonra bu tarihsel birikim Rojava’da yeni bir biçim aldı: Hafızanın bilinçli biçimde yeniden kurulması. Arîn Mîrkan’ın Kobanê’deki duruşu, Dimdim Kalesi’nde yankılanan iradenin çağdaş bir karşılığıydı. Onun eylemi, ölümü yücelten bir anlayıştan değil; teslimiyeti reddeden bir iradeden doğdu. Bedenini bir son değil, bir eşik hâline getirdi. O eşikten sonra Kürt kadın mücadelesi geri dönmedi. Avesta Xabûr, bu eşikten yürüyenlerdendir. Onun mücadelesi sürekliliğin adıdır; bu hattın köklü ve bilinçli bir direniş olduğunu gösterir.
 
Tam da bu nedenle kadın savaşçılara yönelen şiddet sıradan değildir. Direnişi kırmak için bedeni hedef almak, kadın mücadelesine verilmek istenen bilinçli bir mesajdır. Savaşlar yalnızca cephelerde yaşanmaz; en çok bedenlerde ve hafızalarda sürer. Özellikle de kadın bedeninde. Erkek egemen savaş aklı için kadın yalnızca karşıt bir güç değil, aynı zamanda diz çöktürülmesi gereken bir simgedir. Bu yüzden Halep’te Şêx Meqsûd ve Eşrefiye mahallelerindeki direnişte bir kadın savaşçının cenazesinin binadan atılması rastlantı değildir. Bu olay, kadın direnişine yapılan bir saldırıdır. 
 
Aynı şekilde HTŞ’li bir çete tarafından katledilen kadın savaşçının saç örgüsünün kesilmesi de basit bir vahşet değildir. Saç, Kürt kültüründe kimliğin, sürekliliğin ve hafızanın simgesidir. Onu kesmek, geçmişle bağı koparmaya yöneliktir. Ancak bu şiddet amacına ulaşmaz. Çünkü hafıza saçta değil; onu ören ellerdedir. Kesilen örgüler, başka ellerde yeniden örülür.
 
Bugün Kobanê’nin yeniden kuşatılması, yok etme savaşının güncel biçimidir. Bu kuşatma, kadın öncülüklü bir var olma biçimini teslim alma girişimidir. Oysa Kobanê, IŞİD’in yenildiği yerdir; “Kobanê düştü düşecek” diyenlerin hayallerinin düştüğü yerdir. Bugünün olduğu kadar geleceğin de kurucu hafızasıdır. Tarih şunu öğretir: Kuşatma, hafızayı teslim alamaz.
 
Gramsci’nin söylediği gibi, her savaş aynı zamanda bir zihniyet savaşıdır. Rojava Kadın Devrimi de toplumsal kültürün ve kadının özsel varlığının savunulduğu bir zihniyet mücadelesidir. Bu mücadele yalnızca bugünün değil, yüzyılların hikâyesidir. Bu nedenle Rojava’yı savunmak, insanlığı savunmaktır. Yüzyılların mirası olan bu direniş, kalelerden devrimlere, destanlardan sokaklara uzanan bir hafızanın ürünüdür. Dimdim’den Rojava’ya uzanan hat şunu öğretir: Direniş yalnızca hayatta kalmak değil; onurlu yaşamda ısrar etmektir. Ve bu ısrar, zamanın ve kuşatmanın ötesindedir.