‘İmralı’da tecrit, barış sürecinin önündeki en büyük engel’ 2026-01-19 09:01:33   Melike Aydın    İSTANBUL - EUTCC Başkanı Kariane Westrheim, “Abdullah Öcalan’a yönelik tecrit, Türkiye’nin değil; Avrupa Konseyi, AİHM, CPT, BM ve AB’nin de insan hakları sınavıdır. Yaptırımsız raporlar, işlemeyen mekanizmalar ve sessizlik, tecridi ‘alışılmış bir duruma’ dönüştürdü” dedi.    Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik 27 yıldır sürdürülen tecrit politikası, aradan geçen onca yıla rağmen hâlâ temel bir devlet pratiği olarak devam ediyor. Uluslararası hukukta “işkence” ve “insanlık dışı muamele” kapsamında değerlendirilen bu tecrit, yalnızca bir cezaevi uygulaması değil; aynı zamanda Kürt sorununda çözümsüzlüğü derinleştiren siyasal bir tercih olarak işlev görüyor. Barış ve Demokratik Toplum çağrısı sonrasında Abdullah Öcalan ile sınırlı ve kontrollü görüşmeler yapılmış olsa da, bu temaslar kalıcı ve düzenli bir sürecin parçası hâline getirilmedi. Aksine, görüşmeler iktidarın siyasal ihtiyaçlarına göre ya geçici olarak esnetiliyor ya da tamamen kesintiye uğratılıyor. Bu durum, tecridin fiilen sona erdirilmediğini; yalnızca konjonktürel olarak yeniden düzenlendiğini gösteriyor.   Avrupa Birliği Türkiye Sivil Komisyonu (EUTCC) Başkanı ve akademisyen Kariane Westrheim, sorularımızı yanıtladı.    “Bu çerçevede, Öcalan’ın maruz kaldığı muamele en ağır uygulamaların dahi ötesine geçmekte; AİHS ve insan hakları hukukunda güvence altına alınan hakların büyük çoğunluğu ciddi biçimde ihlal edilmektedir.”   *Abdullah Öcalan, İmralı Cezaevi’nde uzun süredir ağır bir tecrit rejimine tabi tutulmakta. Bu uygulamayı uluslararası insan hakları hukuku ve AİHM içtihadı ışığında nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce hangi temel haklar ihlal edilmektedir?   Abdullah Öcalan’a İmralı Cezaevi’nde yaklaşık 27 yıldır uygulanan tecrit rejimi, uluslararası insan hakları standartlarından son derece ağır ve uç bir sapmayı temsil etmektedir. Uzun süreli ve mutlak tecrit, uluslararası hukukta ve psikoloji, psikiyatri ve sağlık alanlarındaki uzmanlar ile araştırmacılar tarafından insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele, hatta bazı koşullarda işkence olarak kabul edilmektedir. Bu uygulamaların, mahpus üzerinde uzun vadeli ve kalıcı etkileri olduğu bilinmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS), özellikle 3., 5., 6. ve 8. maddeleriyle bu tür muamelelere karşı açık güvenceler ortaya koymaktadır. Ancak Türkiye örneğinde bu güvencelere uyulmadığı görülmektedir.AİHM içtihadı bu noktada özellikle önemlidir. Öcalan/Türkiye davası ve devam eden kararlarında Mahkeme, cezaevi koşullarının insan onuruna saygılı olması gerektiğini vurgulamış; “umut hakkı” kapsamında, gerçekçi bir tahliye olanağı içermeyen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarının AİHS’nin 3. maddesini ihlal ettiğini açıkça belirtmiştir. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi (CPT) de İmralı’daki tecrit rejimini defalarca eleştirmiş; aile görüşlerinin, avukata erişimin ve anlamlı insani temasın sistematik biçimde engellenmesinin yalnızca “güvenlik” gerekçesiyle meşrulaştırılamayacağını vurgulamıştır. Ancak CPT’nin bulgularına yeterli ağırlık verilmemiş, raporların yayımlanması dahi Öcalan’ın cezaevi koşullarında somut bir iyileşme sağlamamıştır.    Abdullah Öcalan’ın durumunda ihlal edilen temel haklar arasında; insanlık dışı ve aşağılayıcı muamele yasağı (Madde 3), kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı (Madde 5), adil yargılanma ve etkili hukuki yardım hakkı (Madde 6 ve 13), özel ve aile hayatına saygı hakkı (Madde 8) ve özellikle vurgulanması gereken “umut hakkı” bulunmaktadır. Tüm bu ihlaller bir arada değerlendirildiğinde, ortada istisnai bir güvenlik önlemi değil; uluslararası insan hakları hukukunun yapısal ve süreklilik arz eden bir ihlali söz konusudur ve bunun ilgili kişi açısından son derece ağır ve uzun vadeli sonuçları bulunmaktadır. Bu çerçevede, Öcalan’ın maruz kaldığı muamele en ağır uygulamaların dahi ötesine geçmekte; AİHS ve insan hakları hukukunda güvence altına alınan hakların büyük çoğunluğu ciddi biçimde ihlal edilmektedir. Bu durum, uluslararası alanda yıllardır süren protesto ve kampanyalara rağmen devam etmektedir.   “Öcalan’ın devam eden tecridi; Kürtlerin inkârını, siyasal çoğulculuğun reddini, kolektif kimliğin ve demokratik katılımın bastırılmasını simgelemektedir. Bu nedenle Öcalan’ın özgürlüğü, çatışmanın dönüştürülmesi, anayasal demokrasiye geçiş ve Kürtlerin kolektif haklarının barışçıl ve kapsayıcı bir siyasal çerçevede tanınmasının ayrılmaz bir parçası olarak görülmelidir.”     *Abdullah Öcalan’ın özgürlüğünü yalnızca bireysel bir mesele olarak değil; barış, demokratikleşme ve kolektif haklar açısından kritik bir eşik olarak görmek mümkün mü? Bir akademisyen ve EUTCC üyesi olarak bu soruyu nasıl değerlendiriyorsunuz?   Abdullah Öcalan’ın tecrit altındaki durumu, yalnızca bireysel bir hukuki mesele olarak ele alınmamalıdır. Özgürlüğünün; özellikle Kürt meselesi, kadınların durumu ve bugünlerde Öcalan’ın Türkiye ve bölge için barış perspektifi taşıyan bir süreci başlatmış olması bağlamında, çok daha geniş bir siyasal, toplumsal ve sembolik anlamı bulunmaktadır. Öcalan, olası bir barış süreci ve ateşkes girişimlerinde merkezi bir muhataptır. Etkisi, kişisel varlığının çok ötesine geçmekte; milyonlarca Kürt tarafından olası bir müzakere sürecinde siyasi bir lider ve temsilci olarak görülmektedir.   Akademik açıdan bakıldığında, derin biçimde bölünmüş toplumlarda barış süreçlerinin çoğu zaman toplumsal meşruiyeti olan merkezi aktörlerin hatta üçüncü bir tarafın sürece dâhil edilmesine bağlı olduğu görülür. Dışlama ve tecrit, çatışma dinamiklerini derinleştirirken; tanınma ve diyalog, demokratikleşme ve kolektif haklara giden yolları açar. Türkiye’nin, Öcalan ve Kürtlerle yürütülecek müzakerelerde üçüncü taraf arabuluculuğunu reddetmesi büyük bir hatadır. Çatışmanın tarafı olmayan bir kişi ya da kurumun arabuluculuğu, uzun vadede bir uzlaşmaya varılabilmesi açısından hayati önemdedir. EUTCC Başkanı olarak şunu söyleyebilirim: Öcalan’ın özgürlüğü kritik bir eşiktir. Ancak bu, barışın tek bir bireye bağlı olduğu anlamına gelmez. Öcalan’ın devam eden tecridi; Kürtlerin inkârını, siyasal çoğulculuğun reddini, kolektif kimliğin ve demokratik katılımın bastırılmasını simgelemektedir. Bu nedenle Öcalan’ın özgürlüğü, çatışmanın dönüştürülmesi, anayasal demokrasiye geçiş ve Kürtlerin kolektif haklarının barışçıl ve kapsayıcı bir siyasal çerçevede tanınmasının ayrılmaz bir parçası olarak görülmelidir.   “Küresel ölçekte ise bu gelişme, kalıcı barışın silahlı çatışma ve sürekli baskı yoluyla değil; diyalog ve hak temelli çözümlerle sağlanabileceği ilkesini güçlendirebilir.”   *Abdullah Öcalan’ın tecridinin sona erdirilmesi ve özgürlük hakkının tanınması, Kürt sorununun çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşme süreci üzerinde nasıl bir etki yaratabilir? Bölgesel ve küresel yansımaları neler olabilir?   Abdullah Öcalan’ın tecridinin sona erdirilmesi ve özgürlük hakkının tanınması, Kürt sorununun çözümünde dönüştürücü bir etki yaratacaktır. Bu adım, siyasal diyalog kanallarını yeniden açabilir, çatışmayı tırmandıran dinamikleri zayıflatabilir ve önceki barış görüşmelerinin çöküşünden bu yana sistematik biçimde engellenen ciddi müzakerelerin önünü açabilir. Böyle bir gelişme, güvenin yeniden tesis edilmesine, şiddetin azalmasına ve siyasal-kültürel haklar, dil hakları, yerel demokrasi ve anayasal eşitlik gibi temel meselelerin ele alınabileceği bir zeminin oluşmasına katkı sunabilir. Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından bu, hukukun üstünlüğü, yargı bağımsızlığı ve uluslararası yükümlülüklerle çelişen otoriter güvenlik politikalarından uzaklaşma yönünde güçlü bir sinyal olurdu. Aynı zamanda Türkiye’nin Avrupa Konseyi içindeki konumunu ve Avrupa Birliği ile ilişkilerini de güçlendirebilirdi. Ne var ki Türkiye, geçmişte barış sürecine kapı aralamış olmasına rağmen bugün bu yönde ilerlemekten kaçınmakta; aksine baskıyı artırmakta ve özellikle Halep’te Kürtlere yönelik güncel saldırılarla gerçek yüzünü göstermektedir.   Bölgesel sonuçlar da son derece önemli olabilir. Kürt meselesinin Türkiye, Suriye, Irak ve İran’ı kapsayan ulusötesi niteliği göz önüne alındığında, Türkiye’de demokratik ve barışçıl bir yaklaşım bölgedeki çatışma dinamiklerini olumlu yönde etkileyebilir. Küresel ölçekte ise bu gelişme, kalıcı barışın silahlı çatışma ve sürekli baskı yoluyla değil; diyalog ve hak temelli çözümlerle sağlanabileceği ilkesini güçlendirebilir.   “Bakanlar Komitesi, yaptırım gücü olmayan süreler tanımakta; ancak bu sürelere uyulmaması hâlinde etkili bir takip ve yaptırım mekanizması işletmemektedir.”   *“Umut hakkı” kavramı, özellikle ağırlaştırılmış müebbet cezalar bağlamında uluslararası hukukta giderek daha fazla tartışılmakta. Abdullah Öcalan örneğinde bu hakkın tanınması, Türkiye’de, Ortadoğu’da ve uluslararası alanda insan hakları standartlarını nasıl etkileyebilir?   ““Umut hakkı”, özellikle ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları bağlamında uluslararası insan hakları hukukunun temel ilkelerinden biri hâline gelmiştir. AİHS, gerçekçi bir tahliye ya da gözden geçirme olanağı içermeyen müebbet hapis cezalarının insan onurunu ihlal ettiğini ve Sözleşme’nin 3. maddesine aykırı olduğunu açıkça ortaya koymuştur. Bu ilke, hiç kimsenin rehabilitasyon ve topluma yeniden kazandırılma umudundan sonsuza dek mahrum bırakılamayacağını kabul eder.   Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi (CoM), Türkiye’ye Haziran 2026 sonuna kadar (önceki son tarih Eylül 2025’ti) yeni bir süre tanımış ve şu konularda rapor sunmasını istemiştir:Ağırlaştırılmış müebbet cezalarının gözden geçirilmesini sağlayacak yasal reformlarda kaydedilen ilerleme,“Umut hakkı”na ilişkin AİHM kararlarının uygulanmasına yönelik atılan somut adımlar, Parlamento ya da yürütme organı tarafından hazırlanan yasal düzenleme önerileri.   Ancak burada ciddi bir sorun bulunmaktadır: Bakanlar Komitesi, yaptırım gücü olmayan süreler tanımakta; ancak bu sürelere uyulmaması hâlinde etkili bir takip ve yaptırım mekanizması işletmemektedir. Türkiye, Avrupa Konseyi üyesi olmasına rağmen Komite, bu yükümlülüklerin yerine getirilmesini sağlayacak gerçek bir baskı uygulamamaktadır. Bu durum devam ettiği sürece, “umut hakkı”nın hayata geçirilmesi konusunda gerçek bir ilerleme beklemek zordur. Öcalan özelinde umut hakkının tanınması, insan hakları açısından tarihsel bir dönüm noktası olurdu. Bu, cezasının ve cezaevi koşullarının nesnel ve insani kriterlerle gerçek anlamda gözden geçirilmesini gerektirir. Bunun ötesinde, Türkiye, Ortadoğu ve dünya genelinde hâlen yaygın olan sert ceza rejimleri ve siyasal tutukluluklar açısından da önemli bir emsal teşkil ederdi. Genel olarak ise siyasal şiddet ya da güvenlik gerekçeleri söz konusu olduğunda dahi insan onurunun pazarlık konusu yapılamayacağını teyit ederdi.   “Türkiye barış için küçük bir aralık açtığında Kürtler bu fırsatı büyük bir umutla değerlendirmiş; ancak Türkiye bu pencereyi hızla yeniden kapatmıştır.”   *27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan’ın barış ve çatışmanın sona erdirilmesine yönelik çağrısını kamuoyunda çokça desteklendi. Buna rağmen Suriye ve İran’da özellikle Kürtlere ve sivillere yönelik  soykırım boyutlarına varan saldırılar ve katliamlar sürüyor. Bu çelişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu durum uluslararası toplumun sorumluluğu ve barış perspektifinin mevcut durumu hakkında bize ne söylüyor?   Evet, 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan’ın yaptığı barış ve çatışmanın sona erdirilmesine yönelik çağrıyı destekledim ve hâlâ da tüm kalbimle destekliyorum. İçeriği ya da yönelimi konusunda farklı görüşler olsa bile, bunun ileriye dönük tek gerçekçi yol olduğuna inanıyorum. Ancak bu çağrı, Suriye’de özellikle bugün Halep’te  ve İran’da Kürt sivillere yönelik süren ağır saldırılar ve katliamlarla keskin bir çelişki içindedir. Bu durum, mevcut barış perspektifinin derin bir kriz içinde olduğunu göstermektedir. Türkiye barış için küçük bir aralık açtığında Kürtler bu fırsatı büyük bir umutla değerlendirmiş; ancak Türkiye bu pencereyi hızla yeniden kapatmıştır.   Öcalan ve Kürt siyasi aktörler diyalog ve müzakereye bağlılıklarını tekrar tekrar ifade ederken; devlet ve devlet dışı aktörler “terörsüz Türkiye” söylemiyle militarist ve soykırımcı bir politikayı sürdürmektedir. Türkiye bir yandan “kardeşlik”ten söz ederken, diğer yandan Suriye ve İran’da Kürt “kardeşlerini” öldürmektedir. Öcalan’ın çağrısının yarattığı umut, geniş bir iyimserlik doğurmuştur. Ancak bu çağrı, AB, BM ve diğer devletleri süreci desteklemek ve hızlandırmak yönünde yeterince harekete geçirmemiştir. Bu durum, uluslararası toplumun sivilleri koruma ve gerçek barış girişimlerini destekleme konusundaki derin başarısızlığını gözler önüne sermektedir. Küresel güçlerin sessizliği ya da seçici tutumu, jeopolitik çıkarların insan hakları ve uluslararası hukukun önüne geçtiğini göstermektedir. Aynı zamanda diyalogdan yana olan temel aktörlerin tecrit edilmesi, kriminalize edilmesi ya da görmezden gelinmesi durumunda barışın sürdürülebilir olamayacağını da ortaya koymaktadır.    Sonuç olarak bu çelişki, barışın yalnızca deklarasyonlarla ya da yarım yamalak adımlarla sağlanamayacağını; kalıcı barış için aktif irade, somut uluslararası güvenceler, hesap verebilirlik mekanizmaları ve açıkçası bugün uluslararası siyasette ciddi biçimde eksik olan politik cesaret gerektiğini göstermektedir.   “Öcalan’a yönelik ağır tecridin sona erdirilmesi bir lütuf ya da siyasi taviz değil; uluslararası hukuktan kaynaklanan açık bir hukuki ve ahlaki yükümlülüktür. Aynı zamanda bu adım, Öcalan’ın başlattığı barış süreciyle Kürtlerin bugün hâlâ büyük umut bağladığı barış, demokrasi ve adaletin tesis edilmesi için zorunludur.”   *Uluslararası kurumlar, sivil toplum ve demokratik güçler, Abdullah Öcalan’a yönelik süren tecridi ve buna bağlı insan hakları ihlallerini daha etkili biçimde ele almak için küresel düzeyde hangi somut adımları atmalıdır?   Bu konuda ciddiysek, küresel ölçekte eşgüdümlü ve somut adımlar atılmalıdır. Öncelikle Avrupa Konseyi, ihlal prosedürlerini güçlendirmeli ve AİHM kararlarının eksiksiz uygulanmasını sağlamalıdır; bugün bu yeterince yapılmamaktadır. CPT’ye İmralı Cezaevi’ne koşulsuz erişim sağlanmalı; Avrupa Konseyi ve CPT’nin tüm tavsiyeleri bağlayıcı ve şeffaf olmalıdır. Aksi hâlde bugün olduğu gibi, ziyaretlerin yapıldığı, raporların yazıldığı ancak Türkiye’nin uymadığı ve hiçbir yaptırımla karşılaşmadığı bir “alışılmış durum” devam edecektir. Aynı durum Birleşmiş Milletler için de geçerlidir. Özellikle işkence, keyfi tutuklama ve yargıçlar ile avukatların bağımsızlığına ilişkin özel raportörler, ülke ziyaretleri ve kamuya açık raporlamalar yoluyla daha aktif rol almalıdır. Avrupa Birliği ise insan haklarına, cezaevi koşullarına ve yargı reformuna saygıyı Türkiye ile siyasi ve ekonomik ilişkilerinin temel şartlarından biri hâline getirmelidir. Ancak burada da sorun, bu girişimlerin çoğu zaman söylem düzeyinde kalması ve ihlaller karşısında gerçek sonuçlar doğurmamasıdır.   Sivil toplum ve demokratik güçler de kritik bir rol oynamaktadır. Ulusötesi dayanışma ağları, hukuki girişimler, akademik platformlar, sendikalar ve parlamenter diplomasi; tecridin normalleştirilmesine karşı çıkmalı, Öcalan meselesini dar güvenlik anlatılarının ötesine taşıyarak evrensel insan hakları ilkeleri çerçevesinde ele almaya devam etmelidir. Bu çabalar; sendikaları, toplumsal hareketleri, siyasi partileri, seçilmişleri, sanatçıları, aydınları, aktivistleri ve milyonlarca Kürdü bir araya getiren “Öcalan’a Özgürlük: Kürt Sorununa Siyasi Çözüm” küresel kampanyası etrafında büyük ölçüde yürütülmektedir. Öcalan’a yönelik ağır tecridin sona erdirilmesi bir lütuf ya da siyasi taviz değil; uluslararası hukuktan kaynaklanan açık bir hukuki ve ahlaki yükümlülüktür.    Aynı zamanda bu adım, Öcalan’ın başlattığı barış süreciyle Kürtlerin bugün hâlâ büyük umut bağladığı barış, demokrasi ve adaletin tesis edilmesi için zorunludur.