Gülistan Kılıç Koçyiğit: Valiye yakın olan Süleyman Soylu da sorgulanmalı 2026-04-20 11:44:33   ANKARA - DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Gülistan Doku dosyasında sürecin sadece vali ile ele alınamayacağına dikkat çekerek, “Valinin çok yakın arkadaşı dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da  sorgulanmalıdır. İfadesi alınmalıdır. Sorumluluğu vardır” dedi.    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti)  DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit, Meclis’te basın toplantısı düzenledi.   Okullarda yaşanan saldırı ve şiddet olaylarıyla başlayan süreçte Gülistan Kılıç Koçyiğit, toplumsal bir travmanın yaşandığını kaydetti. Öğrencilerin ve velilerin endişeli olduğunu söyleyen Gülistan Kılıç Koçyiğit, “Her bir velinin çocuğunu büyük bir tedirginlikle okula gönderdiğini ve öğrencilerin de aynı psikolojiyle okullara güvensiz bir şekilde gittiğini ifade etmemiz gerekiyor. Tabii bütün bunları ortadan kaldırmak, güvensizliği yok etmek, okulları en güvenli hale getirmek gibi büyük bir sorumlulukla da karşı karşıyayız. Çocukların güldükleri, oynadıkları, bir şey öğrendikleri, sosyalleştikleri yerler bugün ne yazık ki silahın ve şiddetin alanı haline gelmiş durumda. Geriye dönmek ve nerede hata yapıldığına derinden bakmak gerekiyor. Öncelikle bunun nasıl olduğunu, bu sürece nasıl gelindiğini dönüp incelemek gerekiyor. Bir çocuk bir okula nasıl silahla gitti? Bir çocuk bu silahlara nasıl ulaştı? Ve en önemlisi, bir çocuk bu kadar öfkeyi, bu kadar karanlığı, bu kadar büyük bir yalnızlığı nasıl içinde biriktirdi? Bu soruları hep birlikte sormamız gerekiyor. Yaşananların münferit bir olay olmadığını, bir anlık öfkenin sonucu olmadığını ifade etmemiz gerekiyor. Bu durum, sistemsel ihmallerin, görmezden gelinen yanlış politikaların ve eğitim alanındaki yapbozun bir sonucu olarak bugün karşımıza çıkmış durumda” diye belirtti.   ‘Toplumsal barışın yokluğu şiddeti doğuruyor’   Çocukların eşit koşullarda ve eşit imkânlarla büyümediğini, bunun da çocuklarda duygusal ve sosyal bir yıkım yarattığını belirten Gülistan Kılıç Koçyiğit, çocukların yalnızlaştırıldığını söyledi. Gülistan Kılıç Koçyiğit, “21. yüzyılın yeni çağında gün geçtikçe yalnızlaşan, gün geçtikçe izole olan çocukların bütün bu yalnızlıklarına dokunacak, onların kendilerini ifade edebilecekleri, duygularını anlatabilecekleri ve gerçek anlamda psikolojik olarak desteklenebilecekleri mekanizmaların olmadığını düşündüğümüzde aslında koskoca bir girdabın içerisinde kaldıklarını görüyoruz. O anlamıyla bir çocuğun yaşamında ne olup bittiğini fark edecek destek mekanizmalarına, kamusal yapılara ihtiyaç var. Şimdi genelleşen bir şiddetle karşı karşıyayız. Toplumsal barış olmadığı için ne yazık ki bugün hayatımızın her anında bir şiddet sarmalı var. Gündelik hayatımız şiddetle kuşatılmış durumda. Evde, sokakta, televizyonda ve yaşamın her alanında, siyasette şiddet dili var; ötekileştirici ve kutuplaştırıcı bir dil var. Ne yazık ki bütün çocuklar bu dilin içine doğdukları gibi bu dilin içerisinde büyüyorlar ve yaşamlarını da bu şekilde sürdürmeye devam ediyorlar” sözlerini kullandı.   Bireysel silahlanma sorunu   Devamında ise Gülistan Kılıç Koçyiğit, şunları söyledi: “Türkiye'de çokça ifade ettiğimiz ama hâlihazırda hiçbir önlem alınmayan bireysel silahlanma meselesi var. Bir evde yedi silahın bulunması gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bir çocuk nasıl oluyor da bu silahlara ulaşabiliyor ve okula gidip profesyonel bir şekilde atış yapabiliyor, insanları hedef alabiliyor ve bütün bu şarjörleri değiştirebiliyor? Burada sadece aileye sorumluluk yüklemenin de doğru olmadığını düşünüyoruz. Burada büyük bir denetimsizlik var. Asıl sorumluluğun devlette olduğunu ve devletin bu sorumluluktan, siyasetin bu sorumluluktan yine bu olay nezdinde de kaçmaya çalıştığını görüyoruz. Sokaklar Teksas’a dönmüş durumda. İnsanlar adaleti, adalet saraylarından, adliye kuruluşlarından, yargıdan beklemiyorlar. Herkesin kendi adaletini sağlamaya çalıştığı bir düzenle karşı karşıyayız. İşte bu düzenin sorumluluğunun da bizzat iktidarda olduğunu ifade etmemiz gerekiyor. Burada yapılması gerekenlere yeniden hızla dönüp bakmamız ve çocukları korkuyla değil, gerçekten güven içinde büyüteceğimiz okulları, güven içinde büyüteceğimiz bir toplumsal yaşamı nasıl var edeceğimizi de hep birlikte konuşup tartışmamız gerektiğini ifade etmemiz gerekiyor.   Araştırma komisyonunun etkinliği   Bu güvenlik meselesini temel bir mesele olarak ele almakla beraber, güvenliğin sadece güvenlik görevlileri eliyle sağlanamayacağını; okullara uzman çavuş yerleştirmenin, güvenlik personeli bulundurmanın ya da kameralarla izlemenin yeterli olmadığını belirten Koçyiğit, güvenliğin okulları karakola çevirerek sağlanamayacağını vurguladı. “Gerçekten güvenliği sağlayacak şey, çocukları eşit koşullarda parasız ve bilimsel bir eğitim imkânına kavuşturmaktır. Yarın Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu’na da bir önerge sunacağız. Geçen hafta da kararlaştırıldı. Bütün partiler bir araştırma önergesi verecekler ve bu konuda bir araştırma komisyonu kurulacak. Buradan açık ve net soralım: Bu araştırma komisyonu da diğer araştırma komisyonları gibi sadece gündemi soğutmak amacıyla kurulan bir komisyon olmamalıdır. Bu sorun hepimizin sorunudur. Bu sorun çok ciddi bir sorundur ve bu sorunu bu ciddiyetle ele almak, birlikte tartışmak ve gerçekten yapılması gereken her şeyi yapmak konusunda bir irade ortaya konulması gerektiğinin altını çizmemiz gerekiyor. Bu ülkedeki tek bir çocuğun yaşamı her şeyden çok daha değerlidir.   Binlerce defa tespitlerde bulunarak uyardık   Elbette ki bizler sorumluluk alıyoruz. Bu ülkedeki çocukların güvenli ortamlarda yaşaması, güvenli okullarda okuması için elimizden gelen her şeyi yapmaya hazırız. Fakat bu, bugüne kadar yapılmayanların sorumluluğunun iktidarda olmadığı anlamına gelmez. Biz okullarla ilgili, eğitim sistemi ile ilgili binlerce defa tespitlerde bulunduk. Binlerce defa önerilerde bulunduk. Kanun teklifleri verdik. Okulları ideolojik ve politik mekanlar olmaktan çıkarın dedik. Dindar ve kindar nesil yetiştirme araçları haline getirmeyin dedik. Çocukların okuldan kopmasını engelleyecek politikalar geliştirin dedik. Çocuklara bir öğün ücretsiz yemek verin dedik. Eleştirel ve bilimsel düşüncenin önünü açın dedik. Özgür okullar yaratın dedik. Anadilinde eğitim hizmetlerini sağlayın dedik. Dedik de dedik. Hiçbirini duymadılar. Bugün ise bütün bunların içerisinden sıyrılmaya çalışan bir iktidar gerçeğiyle karşı karşıyayız. Bu sorunlara artık bir de güvenlik sorununun, çocukların yaşam hakkı sorununun eklendiğini ve bunun görmezden gelinmeyecek, hepimizi etkileyen çok temel bir sorun olduğunu ifade etmemiz gerekiyor.     Bu hafta Meclis’te haftalardır konuştuğumuz sosyal hizmetler kanunu ve bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair bir kanun teklifi var. Şimdi burada sosyal devlet ilkesinin bir gereği olarak çocukların, kadınların, yaşlıların ve engellilerin korunmasına dair bir yasa teklifi getirildiği ifade ediliyor. Fakat teklifin bütününe baktığımızda bunun aslında tam tersine bir düzenleme olduğunu görüyoruz. Sağlık ve sosyal hizmetler, çalışma yaşamı, dijital alan gibi birbiriyle doğrudan ilişkili alanlarda yapılan bu düzenlemenin hak temelli, eşitlikçi ve kamusal bir perspektiften çok uzak olduğu görülüyor. Daha ziyade sorunları parçalayan, birbirinden ayrıştıran, kamusal yükümlülükleri geri çeken ve meseleyi piyasaya bırakan ya da bir lütuf, bir yardım meselesine dönüştüren bir yaklaşımın yasanın ruhuna ve maddelerine sindiğini görebiliyoruz. Bu noktada teknik bir düzenlemenin çok ötesinde, sosyal devletin tasfiye edildiğini görüyoruz. Devletin sorumluluklarını görmezden geldiğini ve bu anlamıyla sürecin dışına çıkmaya çalıştığını ifade etmek gerekir.   Dijital ve fiziki denetim rejimi   Aileyi koruma, çocukları koruma gibi tumturaklı ifadeler yasanın içerisinde yer alıyor. Ancak bütün bu sözlerin bir truva atı olarak kullanıldığını, kamuoyunu yanıltmaya ve manipüle etmeye dönük olduğunu belirtmek gerekiyor. Gerçek ise tam anlamıyla bir dijital ve fiziki denetim rejiminin bu yasa içerisine yerleştirildiği ve bu yasayla yaşamsallaştırılmak istendiğidir. Hak temelli sosyal politikaların yerini, yurttaşı devlete bağımlı kılan; yoksulluğu ortadan kaldırmak yerine onu yönetmeyi hedefleyen bir yardım ve hayırseverlik rejimi almaktadır. Yani hak olan şeyin bir lütfa ve bağımlılığa dönüştürülmeye çalışıldığı bir yaklaşım söz konusudur.   Bu kapsamda birçok alanda düzenleme yapılmıştır. Kadınların doğum izninden 15 yaş altı çocukların sosyal mecralara erişimine kadar birçok başlık yer almaktadır. Ancak her birine dair ciddi sorunlar bulunmaktadır. 15 yaş altı çocuklar için getirilen yaş doğrulama zorunluluğu, aslında toplumun verilerinin toplanmasının önünü açan, anonimliği ortadan kaldıran ve dijital çoğulculuğu zedeleyen bir düzenlemedir. Dijital medya platformlarının bir saat içerisinde içerik kaldırma zorunluluğu ise herhangi bir hukuki denetim olmadan sansürü dayatmak anlamına gelmektedir. Bu yaklaşım kabul edilemez. Yasakçı bir anlayış yerine, güvenli internet ve dijital okuryazarlığı esas alan politikalar geliştirilmelidir.   Kadın üzerinden düzenlemeler sorunlu   Bakım yükünün kadınların üzerine yıkılması meselesi de dikkat çekmektedir. Çalışan kadınlar açısından çocuk sahibi olmak bu ülkede oldukça zordur. Gebelik sürecindeki çalışma koşulları kadınları zorlamakta, doğum sonrası süreçte ise kadınlar hızla çalışma hayatına dönmek zorunda kalmaktadır. Ancak çocuklarını bırakabilecekleri güvenli, eşit ve erişilebilir kamusal kreşlerin olmaması nedeniyle kadınlar çoğu zaman istihdamdan dışlanmaktadır.   Doğum izinlerinin artırılması olumlu bir gelişme olmakla birlikte, bunun yalnızca kadınlar üzerinden düzenlenmesi sorunludur. Ebeveynlik izninin sadece kadınlar için değil, erkekler için de ücretli ve zorunlu hale getirilmesi gerekmektedir. Ayrıca kamusal kreşlere dair bir düzenlemenin yasa teklifinde yer almaması önemli bir eksikliktir. Devletin sorumluluğunda olan çocukların yaşam alanlarının kamerayla izlenmesi ise çocukları nesneleştiren, sürekli gözetim altında tutan ve özgürlüklerini kısıtlayan bir yaklaşımı ifade etmektedir. Bu durum aynı zamanda özel hayatın gizliliğinin ihlalidir ve kabul edilemez.   Vali’nin oğlunu korumak için devletin suç ortaklığı   Dêrsim'deki Gülistan Doku dosyasıyla ilgili yeni gelişmeler var. Meclis’te konuştuk. Araştırma önergeleri verdik. Araştırma komisyonu kurulsun dedik. Ancak yine iktidarın oylarıyla araştırma komisyonu kurulması taleplerimiz reddedildi. Tam 6 yıldır neyi gizlediklerini, dosyanın geldiği yeni aşama bize açık ve net bir şekilde göstermiş oldu. Şimdi yeni Adalet Bakanı Sayın Gürlek, ‘Ucu nereye giderse gitsin’ diyor. Evet, biz de zamanında demiştik ki bu meselenin arkasında devletin koruması var. Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in bizzat kendisi tarafından soruşturmanın nasıl karartıldığını, Doku’ya yönelik suçlarda sorumlu olan oğlu Mustafa Türkay Sonel’i nasıl koruduğunu ve bütün devlet kurumlarını da kendi oğlunu korumak için nasıl suç ortağı yaptığını açık ve net bir şekilde görmüş olduk. Yani ortada aslında sadece bir cinayet dosyası yok. Bir suç şebekesi var, bir çete örgütlenmesi var. Buraya sadece bir cinayet ve bu cinayetin örtbas edilmesi meselesi olarak bakamayız. Kendi valilik forsunu kullanıyor. Yetmiyor, bütün aileyi ve kamuoyunu da yanlış yönlendirerek günlerce Munzur Barajı’nda arama çalışmaları yaptırıp dikkatleri sürekli dağıtıyor.   Süleyman Soylu’nun ifadesi alınmalıdır   Peki bu mesele gerçekten sadece vali ile mi sınırlıdır? Bunun vali ile sınırlı olduğunu düşünmüyoruz. Valinin çok yakın arkadaşı olan dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu da sorgulanmalıdır. İfadesi alınmalıdır. Sorumluluğu vardır. Şimdi çıkıp ‘Zamanında biz bütün bunları sorguladık ama bir şey çıkmadı’ demekle olmaz. Bu nasıl bir soruşturmadır ki? Düşünün; aileden SIM kartı alma görevi normalde kriminal büroda ya da ilgili kolluk birimlerinde olması gerekirken, vali bizzat kendisi bu sürece dahil oluyor. SIM kartını aldırıyor, bir hackera gönderiyor, eski bir polise verdiriyor, bilgileri sildiriyor. Sonra getirip emniyete veriyor. Kimse de çıkıp ‘Senin bunu almaya yetkin yok’ demiyor. Aile verse bile böyle bir yetki söz konusu değildir.   Kolektif bir sorumluluk var   O dönem soruşturmayı yürüten savcılar hakkında da bugün soruşturma yürütülmelidir. Görevlerini yapmamışlardır. Suçun üstünün örtülü kalmasının bizzat müsebbibidirler. O dönemin Adalet Bakanları da bu süreçte sorumludur. Aile Adalet Bakanı ile görüşme yaptı, İçişleri Bakanı ile görüşme yaptı, valilikle onlarca kez temas kurdu. Peki kimse dönüp bu dosyadaki ihmaller zincirine bakmadı mı? Demek ki burada çok açık ve net bir kolektif sorumluluk var ve bu sorumluluk asla iktidardan azade değildir. O dönemin İçişleri Bakanı da, Adalet Bakanı da iktidarın bakanıydı. O vali de aynı şekilde atanmıştı. Bu anlamıyla mesele yalnızca bir valinin sorumluluğunu ortaya koymak değil, bütün bir sistemin sorgulanmasını gerektirmektedir.   Şüpheli kadın ölümlerinde bir rehber   Gülistan Doku dosyası, bu ülkede faili belli olmasına rağmen üstü örtülen birçok kadın cinayeti açısından bir rehber sunmaktadır. İpek Er’in 16 Temmuz 2020’de Uzman Çavuş Musa Orhan’ın cinsel saldırısı sonucunda yaşamını yitirmesinde, intihara sürüklenmesinde aynı tabloyu görmedik mi? Yine özel savaş politikalarının sonucu olarak Rojvelat Kızmaz Batman’da yaşamını yitirdi. Kaybolduğu kayıt altına alınmasına rağmen 2-3 saat içinde bulunabilecekken aranmayan ve sonunda baraj sularında cansız bedeni bulunan Rojvelat, aynı zamanda Gülistan Doku’nun en yakın arkadaşlarından biriydi. Bugün Gülistan Doku dosyası aydınlatıldığında Rojvelat Kızmaz’a ne olduğunu da hep birlikte görmüş olacağız.   Van’da Rojin Kabaiş dosyası… Baba aylardır feryat ediyor. Bizler burada yine önergeler verdik, konuyu gündeme getirdik. Ancak dosyada bir arpa boyu yol alınmıyor. Neden? Çünkü işin içerisinde rektörlük var. Açık ve net. 17 kameradan yalnızca bir kamera incelenmiş. Rektör ve yakınlarının sürece müdahil olduğu, aileyi tehdit ettikleri iddiaları var. Peki bu ülkede adaleti kim sağlayacak? Gücü elinde tutanlar gencecik kadınların yaşamlarını ellerinden alıyor. Suç örgütleri kuruyorlar, yönetiyorlar ama kimse hesap vermiyor. Bir avuç insan ‘adalet’ diye sokakları arşınlıyor, ancak seslerini duyan yok. Rojin Kabaiş’in DNA bulgularında iki erkeğe ait DNA tespit edildi. Bulaş olmadığı da net. Yani bir cinsel saldırıya maruz kaldığına dair veriler var. Bütün bunlar araştırıldı mı? Hayır.   Şırnak ve Hakkari’de kamu görevlilerinin ve korucuların karıştığı birçok suç iddiası gündeme geldi. Bunları ortaya çıkaran gazeteciler gözaltına alındı, soruşturmaya uğradı. Ancak iddiaların muhatapları hakkında hiçbir işlem yapılmadı. Her birinin bir koruma zırhı var.   Gülistan Doku ve şüpheli ölümler için araştırma komisyonu   Nadire Kadirova, Yeldena Kahraman, Rabia Naz gibi dosyaların da benzer şekilde üstünün örtüldüğünü biliyoruz. Dosyalar adaletten kaçırıldı. Fail olduğu iddia edilen kişiler nüfuzlu ve siyasetle bağlantılı oldukları için süreçlere müdahale edebildiler. Sayın Adalet Bakanı’nın ‘Ucu kime dokunursa dokunsun’ sözünü bu dosyalar için de hayata geçirmesi gerektiğini düşünüyoruz. Gülistan Doku dosyası kapsamında çarşamba günü bir araştırma komisyonu kurulmasına dair önergemiz olacak. Bu komisyon yalnızca Gülistan Doku değil, benzer şekilde üstü örtülmeye çalışılan tüm cinayetlerin araştırılması açısından da önemlidir.   İlayda Zorlu dosyası   Hatay’da aile evinde, polis babasının beylik tabancasından çıkan kurşunla yaşamını yitiren üniversite öğrencisi İlayda Zorlu’nun ölümü ve ardından gerçekleşen protesto eylemleri de gündemdedir. Ankara ve İstanbul’daki protestolara ciddi müdahaleler gerçekleşti, 79 genç gözaltına alındı. Gözaltındaki 69 gencin ifade işlemleri sırasında işkence ve kötü muamele iddialarının tutanaklara geçirilmediği, müdahale edildiği, avukatların tehdit edilerek dışarı çıkarıldığı ve bazı gençlerin ifadeleri alınmadan doğrudan savcılığa sevk edildiği yönünde ciddi ihlaller olduğu, süreci takip eden avukatlar tarafından dile getirildi.   İlayda Zorlu’nun yaşamını yitirmesine ilişkin tüm detaylar ve sorumlular titizlikle araştırılmalıdır. Gülistan Doku dosyasında yaşananların benzerinin bu dosyada yaşanmasına tahammülümüz yoktur. Bu nedenle gözaltı iddialarının ivedilikle incelenmesi, protesto hakkını kullanan öğrencilerin serbest bırakılması ve hukuk dışı uygulamalara son verilmesi gerekmektedir.   Süreçte bir gelişme yok   Nisan ayında, Ramazan Bayramı sonrasında yasal düzenlemelerin yapılacağı yönünde bir beklenti oluşmuştu. Ancak bugün ayın 20’si olmasına rağmen bu konuda herhangi bir gelişme yok.